Otobüsten inip, evime doğru ilerlediğimde, bu tuhaf iş ve hareket yumağının, bu hasta insan selinin arasında karıştığım pazar alışverişleri, park halleri, kasap muhabbetleri bir gecede bitiverdi. Palalı, sallamalı, silahlı, sopalı gölge beyaz bereli adamlar dadanmışlar mahalleye. Oysa hep sorardım: Kürtlerin tekstil atölyelerine komşu olan okul duvarlarında yazan “Kahrolsun Kürtler” türünden daha dile ve yazıya değmeyecek ağırlıktaki o hakaretler bir gün bir yerde patlar mı ki, diye… Ve patladı… Zeytinburnu karıştı. Korktuk, sindik pencere diplerine. Kapılara vurulan tekmeler, çocuklara atılan tokatlar ve sokakları çınlatan ırkçı kahreden sloganlar, Karagümrük’ten otobüslerle gelen destek ekibi sayesinde ruhumuza sindi. Durup dururken denmeyecek kadar provalı bir müsamereydi ve fazla gerçekti…
Sırrı Süreyya için açılan seçim bürosu heyecanı o gün tüm Zeytinburnu’nu yüzlerce araçla kapladığında, bir kıvılcım yeter bu muhabbeti silkelemeye demiştim, pencereden araçtan taşan kızlı erkekli rengahenkliği izlerken… Ardından MHP miting yaptı, sonra AKP ve Zeytinburnu baloya yetişmek için ayna karşısında elbise değiştiren bir yeniyetmeydi sanki…
Çok sıkıcıydı her şey…
Bu hayat bizi sessiz yaşar ya, arada bir burun kıvırdığı olur kendisine sunulana… Şöyle en çarklısından bir hareket çeker bize, şaşırmamız şaşırtır hayatın kendisini de…
Geçen yıllarda İstanbul Emniyet Müdürlüğü bir araştırmasında Zeytinburnu’nu rakamlarla özetlemişti aslında. İlköğretim ve lise çağındaki öğrenciler arasında yapılan bir araştırma, bu yaş grubunda uyuşturucu tüketimini yüzde 70 olarak açıklamıştı. Alkol ve sigara ise sıralamada hatırı sayılır yerdeydi. Üst gelir grubu yaşamıyor burada, alt ve daha alt… Merdiven altı tekstil ağırlıklı bir bölge ve insanlar ailecek overlokçu, reşmeci, ortacı, son ütücü her halleriyle… Çocuklar okula gidiyor gitmesine de hangi kafa ile hangi zihinle? Uyuşturucu temin edecek paranın baba ya da annenin aldığı 150 lira edinilmediği ortada; zira ev kirası, faturalar, okul masrafları derken, hakikaten bir şey kalmıyor ceplerde…
Bu hayatın neden sessizleştiğine en güzel gösterge…
Uç ve uçuk hayatlara gebe buradaki gençlik. Her şeyleri ile anormal tepkiler büyütüyorlar dillerinde. Kızlar başka türlü, erkekler başka… Ama çok dobra dobra, çok rahat ve aşırı tehlikeli olabiliyorlar, “özgürlük” alanları şöyle ucundan silkelendiğinde…
Zavallı bir gençlik var burada. Küçümsediğimi sanmayın, bu fikre kapılmak için akşam vakti, toplaşılan yegâne üçbeş yere gidip fotoğraf çekmek yeterli… Bu sessiz hayatın sessiz tanığı olarak doğdukları doğru, ama bu şekilde ölmek istediklerinden emin değilim. Hayat sessiz olabilir, eyvallah, ama kendileri bu sessizliğe nereye kadar eşlik edebilirler ki?
Pencere ve balkonlarında bayrak sallandıranlar genelde Romanlar. Asker uğurlamayı sokağa bin bir gürültü ile taşıyanlar yine onlar. Zeytinburnu’na son bir hafta kâbusu yaşatanlar Arnavut muhacirler, sokakta afili gezip “mahalle” raconu kesen de bu Arnavutlar… Yoksa bitişikteki Kastamonulu ailenin iki atölyesinde çalışan Kürtlerle ilişkileri, birbirleri ile kurdukları ilişkiden daha sağlam, söylüyorlar da..
***
Ogün Samast, beyaz bereli şey, “beraatimi istiyorum” demiş”. Hâkim de “veremem walla” demiş. Avukatı,  Ogün’ün topalak, akça pakça bi çocuk olduğunu düşünüyor olmalı, çocuk mahkemesinde yargılanıyorlar diye: “22 yıl hapsi hak edecek ne yapmış” olabilirler? Bu görünen yüz… Rakel’in o meşhur cümlesine dönecek olursak, “bir bebekten katil yapanlar”a laf ediyor avukat… Ama aklı başında herkes, en başından beri bebeği katil edenleri işaret ediyordu. 29 sayfa değil 2029 sayfa da yazsan, birinin bu işin yüklenicisi olması gerekir. Bu âlemin raconu budur, biletler de ona göre kesilir… O kadarını da bi zahmet bizden iyi biliversin, onun üstüne bir cümle de bizden beklemesin…
Ey hayat! Bazen sesimiz yükseliyor, sakın kulaklarını kapama…