15 Temmuz darbesinin başarısızlığa uğraması, “Türk demokrasisinin zaferi” olarak kutlanıyor. Türkiye'de askeri darbeler döneminin kapandığı, halkın ve stratejik devlet kurumlarının temsili demokrasiye bağlılığının askeri darbeler devrini tarihe gömdüğü ilan ediliyor. “Tankların üzerine çıkan halk kitlelerinin” Türk demokrasisinin güvencesi olduğu ileri sürülüyor. Askeri darbelerin bir daha yapılıp yapılamayacağı çok tartışılır. Kastedilen “emir komuta zinciri dışında” bir darbenin yapılamayacağının kanıtlanması ise bu zaten bilinen bir şeydi. 27 Mayıs hareketinden sonra emir komuta zinciri dışında girişilen hiçbir darbe başarılı olmadı. Talat Aydemir, 9 Mart ve Namık Kemal Ersun cuntası deneyimlerinden sonra, “başarılı bir darbenin iki temel şartı” olduğu anlaşılmıştı. Birincisi “darbenin mutlaka ABD'nin desteğini alması” gerekiyordu, ikincisi ise “emir komuta zinciri içinde yapılması”. 2001 sonrası darbe girişimlerinden bu iki temel “eksik” nedeniyle vazgeçildiği de biliniyor. 

15 Temmuz darbesinin gerçekten “emir komuta zinciri dışında” hazırlandığından emin değilim. Komuta kademesinin üçte birinin doğrudan ilişkili olduğu bir “darbe hazırlığı”nın bir tek Kuvvet Komutanı'nı içine almamasına, MİT ve Özel Kuvvetler Komutanlığı gibi bir darbe için stratejik anlamı büyük kurumların dışından yürütülmesine aklı başında kimse inanmaz. 

Darbenin emir komuta zinciri içinde hazırlandığı ancak bir nedenle, bir noktada “zincirin parçalandığı” ve 15 Temmuz tablosunun ortaya çıktığı varsayımı akla daha yakın olanı. 15 Temmuz darbesini başarısızlığa götüren de zaten bu “parçalanma” oldu. (Parçalanmanın hangi safhada ve hangi etkiler altında gerçekleştiğini ortaya çıkarmak önemli bir gazetecilik görevi olarak duruyor.) 

Bu parçalanmanın TSK için yarattığı yıpratıcı sonuçlar nedeniyle kısa vadede yeni bir “askeri darbe” girişimi ihtimali zayıf. Ama bu Türkiye siyasetindeki alt üst oluşların sonuna gelindiği anlamına mı geliyor? Fethullahçı Darbe'nin yenilgisiyle, Türkiye darbesiz, cinayetsiz, suikastsiz, sabotajsız, katliamsız bir döneme mi ilerleyecek? 

Bu soruyu “evet”le yanıtlamak olanaksız. 

15 Temmuz darbesi, devlet iktidarı içindeki, Ergenekon operasyonları ile başlayan, 2012'de Hakan Fidan'ın savcılığa ifadeye çağrılması, 17-25 Aralık, Ergenekon davasının kapatılması gibi kilometre taşlarıyla ilerleyen çatışma sürecinin ulaştığı son noktadır. Darbenin önlenmiş olması, bu çatışma sürecinin temel sorununun çözülmesi anlamına gelmemektedir. Darbe ve darbeyi bastırma hareketi, devletin bütün kurumlarını parçalanma sürecine sokmuştur. Devlet bir “restorasyon” sorunuyla karşı karşıyadır. Bu restorasyonun siyasi ve idari çerçevesi belli değildir. Olağanüstü Hal, gerçekte bu siyasi ve idari belirsizlik koşullarında devleti hizada tutmak için ilan edilmiştir.  Siyasi belirsizliğin derinliği, (Batı'dan Doğu'ya) “yeni bir kamp seçimini” dahi ciddi bir alternatif olarak tartışılmasında görülmektedir. Bir kamptan diğer kampa geçişin konuşulduğu bir ortamda Türkiye'nin “gizli işgal” altındaki devletinin çok sayıda müdahale ile karşı karşıya gelmesi kaçınılmaz.

İdari bakımdan ise devletin güvenilir hiçbir kurumu kalmamış, kadroları ağır bir güvensizliğe sürüklenmiştir. Devlet iktidarını elinde tutan güçler için devletin en “güvenilir” (en az yıpranmış) kurumları Polis, Özel Harekat ve Özel Kuvvetler Komutanlığı gibi siyasi bakımdan en gerici devlet kurumlarıdır. Bu güç merkezi ekseninde yürütülecek bir “restorasyon” sürecinin Türkiye'deki iç savaş gerilimlerini şiddetlendirmesi yüksek bir olasılıktır.

(“Demokrasi nöbeti” adı altında kent meydanlarının AKP'li kitlelerin kontrolüne alınmasının bir “darbe tehdidini” önlemeyi değil, “iç savaş tehditi” oluşturarak devletin Tayyip Erdoğan etrafında birliğini sağlamaya yönelik bir baskı oluşturmayı amaçladığını düşünüyorum. OHAL ilanının akşamında, 21 Temmuz gecesi dört bir koldan yayılan “Kimi askeri birliklerde kıpırdanmalar var. Silahı olan sokağa çıksın” çağrılarıyla sağlanan hareketliliğin de bu taktiğin bir ileri adımı olduğu anlaşılıyor.)

Dolayısıyla Türkiye eskisinden çok daha ağır bir siyasi kriz ortamına yuvarlanmış görünmektedir. Devlet iktidarını aşırı kırılgan hale getiren bu ortam, “iç savaşa hazır” bir ülke tablosu yaratmaktadır. ABD'nin Ortadoğu'da başlattığı savaş süreci Irak ve Suriye iç savaşından sonra, (AKP'nin hevesle izlediği aktif taşeronluk politikaları sonrasında) Türkiye'yi de iç savaşın eşiğine getirmiştir. 15 Temmuz darbesinin yenilgisi, darbelerin sonunu değil, odağı  değişken -ordu, polis, özel kuvvetler vb- darbelerin birbirini izlediği bir sürecin devamını garantilemiştir.