Geçen hafta 17 Kasım akşamı İstanbul’da oynan Türkiye-Yunanistan dostluk maçında, altını çiziyorum, dostluk maçında, Yunan ulusal marşı okunurken ıslıkla protesto edildi. Yine aynı maçta Paris'te katledilenler için yapılan saygı duruşu sırasında "şehitler ölmez vatan bölünmez" nidaları yükseliyordu. Yeni değil tribünlerin ırkçı saldırganlığa teslimi, uzun süredir bir devlet politikası. Dahası, Türk askeri öldürülen gerillaların başında halay çekerken de aynı sloganı atıyor. Bu sloganları atanlar da attıranlar da her geçen gün büyük insanlık ailesinden biraz daha uzaklaşıyor. 

Yine ne tesadüf İdil'de operasyon "kutlaması" yapan özel timlerin görüntüleri, DAİŞ çetelerinin cinnet ayinlerini andıran propaganda görüntülerinin aynısı. Kim kimi taklit ve taktir ediyor? Tekbirlerle havaya ateş açarak bir cinnet ayini sergileniyor İdil'de. İktidar partisinin yöneticileri "bu tosuncukları" anlamak gerek minvalli açıklamaları ile demokrasi, hukuk devleti gibi ilkelerin egemen olduğu insan topluluklarından bir kez daha biraz daha uzaklaşıyor. 

Kürdistan seferine çıkan özel timler sokağa çıkma yasağı ilan edip öldürdükleri kasabaların mezar taşlarını yazıyor adeta.  "Adam olun canımı yiyin canısı", "Ne Mutlu Türk'üm diyene" (imla hatası ırkçılık yapıp dilini bilmeyenlere ait), "Devlet geldi", "Esedullah timi burada", "Devlet her yerde kızlar geldik ininize girdik", "Türksen övün değilsen itaat et", "Kurdun dişine kan deydi korkun", "TC özel tim", "Bu devletin gücünü gör" 

Bu sözler Kürtleri incitmez. İnsanlığı yaralar. Yine de sevinelim Kürtler hala zehirlenmedi, kendilerini korumayı başardı. Bu ağır ağunun yayılmaması, kangrene dönüşmemesi için ağır bedeller ödediler. Tüm halklar bu süreçte ağır yaralar aldı. Öz yönetim bu yaraların tedavisi için Kürtlerin önerisi olarak bu halkların onayına sunuluyor. Hem de memlekette DAİŞ'e sempatinin yüzde sekize vardığı bir dönemde. Birileri geleceğimizi karartmanın vandal hesaplarını yaparken. Anti-kapitalist Müslüman İhsan Eliaçık'ın, "Türkiye’de hükümetin de desteklediği din algısı, bu tür saldırıları bizim ülkemizde de kendisine hak gören insanları açığa çıkarır. Bugün Türkiye’deki ortalama bir cemaatte mevcut din anlayışıyla eğitilen bir genç 3 gömlek sonra IŞİD’cidir" belirlemesi tehlikenin boyutlarını göstermesi bakımından çok kıymetli. 

Bugün Rojava’da bu vandalizme dur diyen halkların ortak yönetimindeki kantonları unutmayın. AKP iktidarı tarafından yarın bu topraklarda sokağa salınma hesapları yapılan DAİŞ’i durduracak olan da tüm halkların katılımı ile ortaya çıkacak öz yönetimlerdir.

Ne garip devlet adına hareket edenlerin pespayeliğine bakınca öz yönetim modelinin karşıtlarının yaralanan insanlığını da sağaltacak en uygun çözüm olacağı anlaşılıyor. 

Yüz yıla yakın bir zamandır varlığı inkar edilen bir halkın varoluş mücadelesi evrensel bir haktır. Yeniden inşa savaşıdır. Kendini ifade edebileceği, taleplerini dillendirebileceği tüm kanalları kesilen mazlumun egemenle zorunlu müzakere biçimidir savaş aynı zamanda. Bir ucu kendi kaderini tayine diğer ucu yeni bir ortak yaşam modeli yaratmaya açık bir müzakere. Bu süreç uzadıkça yaşanacak "ruhsal kopuşun" ezilende boy göstermesinin beklenmesi doğaldır. Çünkü bu kurtuluş yolunda meşru bir adımdır.  

Çok açık ki ruhsal kopuş da bölünme de uzun zamandır Kürdistan'ın da Ankara'nın da gündemde. Ancak konu sadece Kürtlerin "bölücülüğü" üzerinden tartışılıyor. Özgürlük hareketinin Kürt özgürleşmesi için mücadele ettiği muhakkak. Her halkın kendi ortak geleceği için kendi kararını verme hakkı da baki.

Peki ruhsal kopuşla kast edilen ne? 

Kürtlerin kendisini Türk hissetmemesi mi? Evet değiller.

Kürtlerin kendilerini Doğu ya da Güneydoğulu hissetmemesi mi? Evet değiller orası Kürdistan. 

Türkçeyi ana dil olarak kabul etmemeleri mi? Evet onların ana dili Kürtçe. Kendilerini hiç bir düzen partisinde ifade edememeleri mi. Evet edemiyorlar. Mevcut anayasayı tanımamalarımı. Evet tanımıyorlar çünkü o anayasa da yoklar... Listeyi uzatmak mümkün.  

Tüm bunlardan hareket edersek ruhsal kopuş çoktan gerçekleşti. Ancak Kürtlerin talepleri bölünme değil. Kürtler bu konuda çok netler. Ha aksi yönde bir eğilimleri olsa bunu yapacak iradeleri de var. Onu da çok iyi biliyorlar.

Ancak Kürtler daha zorunu seçerek birlikte yaşamaktan yana bir tavrı tercih etti. Kürtlerin kendi içlerinde bu kararı hala tartıştıkları daha uzun bir dönem de tartışacakları da unutulmasın. Hali hazırda özgürlük hareketinin belli bir model üzerinden geniş bir kesimin mutabakatını aldığını söylemek mümkün. Bunun formülü öz yönetim modeli olarak kabul gördü. Öz yönetim Kürtlerin, diğer tüm halklarla gönüllü ve eşit bir biçimde birlikte yaşamanın teminatı olarak ortaya çıktı. Stockholm sendromuna savrulmadan bir birlikte yaşamanın formülü öz yönetim. Hem de sadece bir bölge için değil bir bütün için. 

Ayrıca bir takım aklı evvel aydının iddia ettiği gibi totaliter bir model de değil. Öz yönetim doğru işletilmesi, kurumsallaşması durumunda mutlak bir iktidar değil iktidarı bölüşme, yayma biçimi.  

Bölünmek mi insani değerlerden kopuş mu? Gerçekten hangisi bir halk için daha tehlikeli.  

Büyük insanlık ailesinin bir ferdi olmaya devam edebilmenin aracı neyse ona sarılmak her halde asıl mesele.