Cahalet, en tehlikeli silahtır. Cahiller toplumu bir ülkede yaşıyoruz. Bir halk düşünün, Başbakan’ı, medyası, hacısı, hocası ne derse inanıyor ve kendini onların söylemlerine göre şekillendiriyor. Sanmayın ki mübalağa yapıyorum değerli dostlar. Hayır, değil! Bakın etrafınıza bunun her gün örnekleriyle karşılaşıyoruz, basına yansıyor, etrafımızdan duyuyoruz.
Toplumun bilinci de tıpkı böyle bir şey. Yönetenler her gün bu “günahkar” toplumu üfleyerek, yüksek ajitasyon ve demagoji ile dizayn ederek, toplumun içinde ki cinleri çıkarır ve kendi kutsal ruhlarını bir çeşit “ırza geçme” ile topluma enjekte eder ve karşımıza şovenizm, yüksek ırkçı refleksler ve gericileşmiş iman etme biçimleriyle şekillendirir. Ve günde beş vakit “padişahım çok yaşa” ve “kullarınızı affedin” yakarmaları yükselir gök kubbenin bilmem kaçıncı katmanına…
Evet, Erdoğan hazretleri ile kitleler arasında ki ilişkiyi tanımlamaya çalıştım. Bu Türkiye toplumu için kaçınılmaz olarak böyledir. Cami de hoca fetva verir (hâlbuki ona emir İttihatçılardan gelmiştir ezelden), “Ermeni dölü cemaatten bir arkadaşımızın kızına bakmıştır”, ve binlerce Ermeni bir şehirde bir kasabada tek bir söz üzerine katledilebilir. Tüm bu arada geçen zaman diliminde ki yaşanmış trajedileri geçiyorum, Sivas katliamına geliyorum: Bir tek söz ile camiden gericiler toplanabilir, ellerinde silahlarla, benzinli bidonlarla Madımak Oteli’ni basarlar, alçakça ve hunharca yakarlar insanları ve bu din adına, vatan adına yaparlar. Sonra onlarca Kürt çocuğu katledilir, bir tanesi çıkıp da ne yapıyorsunuz demez? Ama İsrail’in katlettiği Mavi Marmara gemisinde ki insanlar için dünyayı ayağa kaldırabilirler. Sonra her gün Kürt aydınları, gazetecileri, politikacıları Kenan Evren’in diktasından daha aşağılıkça yöntemlerle sürek avıyla tutuklanırlar, tüm yasal zemin boşaltılır ve her gün silah ya da “terörizm” edebiyatı yapılır ve bu ikiyüzlülüğe ve faşizmin bu sinsi politikalarına karşı Allahın bir Türk kulu çıkıp da, Müslümanlıkta bu olmaz din kardeşleri, demez ki! Diyemez de…
Sonra, Uludere yaşanır… Yoksuldur o bulutlu dağların güzel insanları. Kaçakçıdırlar. Onurludurlar! Katliam emri verilmiştir, onlarcası, Hitler ve İsrail vari yöntemlerle katledilir. O gencecik çocukların başları altına saklandıkları katırların içinden çıkar. O bombalar, elleri, ayakları, başı ve bil cümle tüm vücut parçalarını bir yere dağıtmıştır. Ve bu ülkenin Başbakanı çıkar Generalini tebrik eder. Hamamcının namusunu kurtarmak için birkaç küçük kurban feda edilir. Türk halkı ise oh çeker katliamı. Hepsi değil elbette, ama inanın ki büyük çoğunluğu oh çekiyor. Bir tane tepki gösteren çıkmaz. Bu nasıl bir halk! Ya da uyacak mı bilmiyorum, ama uysa da uymasa da yazayım, öyle başa böyle tarak derler ya! Böyle halka böyle Başbakan, böyle Başbakan’a da böyle halk! Bir birini tamamlayan muhteşem ikili!
Tüm bunlar neyin göstergesi?
Paradoks içinde yaşayan, ırkçılaşmış bir halkın ve devletin hunharca politika yapış tarzının göstergesi. Kürt halkını imha etmek için tereddüt etmeyen, onların tüm yasal seçilmiş temsilcilerini toplu şekilde onlarca, yüzlerce şekilde tutuklamalarla zindana atan resmi devlet ideolojisinin neler yapabileceğinin göstergesi. Yalnızca Kürt gerilla hareketine değil, ama aynı zamanda da yasal Kürt kurumalarına karşı da fütursuzca ve büyük yalanlarla ve demagoji ile ve ne var ki yalnızca bunlarla değil, kimyasal silahlarla, uçaklarla, tanklarla, panzerlerle, coplarla, hapishanelerle toplu bir şekilde Kürt halkını sindirme politikalarını görebiliriz. Aslında Türkiye’nin ilerici aydın kesimleriyle yurtsever Kürt halkına ve onun direnen kurumlarına karşı verdikleri mesaj açık. Bu mesaj hiç de anlaşılmayan dillerle yapılmıyor.
Tüm bu saldırıların, tutuklamaların, katliamların üzerine bir sos lazımdı. Bunun üzerine büyük bir demagoji ve palavra şarkısı gerekliydi. Bir kedim bile yok, ama satacağım ve pazarlayacağım Kürt halkının bir kimliği var yaklaşımlarıyla piyasa da yerini alan Kemal Burkay. Bu muhteşem “kare ast” ile poker masasında ki her türlü dalavere tamamlanmış oldu. Yılın demagog ödülünü Başbakan Tayyip vermekte yarar var. Öte yandan da yılın pazarlayıcısı ve satılmışı ödülünü de Kemal Burkay’a vermek gerekiyor. Her ikisi de bu ödülü fazlasıyla hak ediyorlar. Bu tiyatro da, bu Osmanlı oyununda tüm eksik taşlar yavaş yavaş tamamlanıyor.
Görüşümce unuttukları bir şeyler var gibime geliyor. Tarihin hafızası bazen zayıf yansısa da insanlara, mücadelenin hafızası burada bir denge sağlıyor. Bu zemheri, bu kar kalkar ve bu sis dağılır ve bahar da gelir dağlara, şehirlere. Uyanır börklü böcek, filizlenir tohumlar, meleşir kuzular, karını alan Dicle ve Fırat coşar da ha coşar ve sonra bir halk tekrar ayağa kalkar. “Dağlarına bahar gelmiş memleketimin.” Ve bir rüzgar uğuldar derin vadilerden, söylenmemiş son sözün melodisini fısıldar adeta. Ve zindanlara karanlığı yırta yırta gelen güneşin ışıkları düşer.

seheryegin@hotmail.com