Daha küçük bir çocukken tanışmıştı onlarla. Yerinden yurdundan edilmenin, köyünün yakılıp yıkılışını görmenin, gözünün önünde yaşlı-genç demeden, kadın-çocuk demeden insanlara işkence edilmesinin ve hatta katledilmesinin ne demek olduğunu çok iyi bilirdi. Bunların ne demek olduğunu o küçük yaşında öğrenmiş, beynine yüreğine işleyen acı dolu feryatlar kulaklarından hiç silinmemişti. O bir sürgün çocuğuydu, terörün göç ettirdiği bir göç çocuğuydu. O yüzden göçün ne olduğunu da iyi bilirdi. Göç yollarında yaşanan acılara tanık olmuştu; açlıktan, susuzluktan ölen yaşıtı çocukları görmüştü. Çocuklarını doyuramamanın derin acısıyla ağlayan, çaresizce çırpınan anaları görmüştü. Ülkesinin topraklarına benzeyen yüzleriyle, kurumuş gözpınarlarında yanan ateşle, nasırlı elleriyle dayandıkları sopaların yardımıyla yalın ayak yürüyen nineleri, dedeleri görmüştü. O yollarda, kucağındaki kardeşinin susuzluktan çatlamış dudaklarına bir damla su vermeyi her şeyden çok isterdi. Uçsuz bucaksız göç yollarında bir yer bulmanın, bir yurt edinmenin zorluğunu bilirdi. Ve koskocaman dünyanın kendileri için ne kadarda daraldığını, yerleşebilecekleri bir avuç toprağın bile bırakılmadığını gördü. Parsellenmiş, talan edilmiş, kapışılmış bu topraklarda onuruyla yaşamak isteyen sürgün insanına yer olmadığını öğrendi. Bir dost eli, bir yardım olmayacaktı; kendi yaralarını yine kendi elleriyle saracaklardı. Deniz, göç yollarında bunu da öğrendi. Deniz, bütün bu öğrendiklerinin toplamıyla Deniz oldu…

Bütün bunları öğrenip bildikten sonra Rojava’da, Suriye’de, Musul’da, Rabia’da, Şengal’de, Maxmur’da yükselen çocuk ağlayışlarını, çığlıklarını, anaların feryatlarını, yaşlıların hawarlarını Deniz nasıl duymaz, nasıl bilmez, nasıl anlamaz! Duyup bilip de nasıl yetişmez! Yetişmekte yetmez; duymayan, görmeyen, bilmeyen dünya da anlamalı bunları. Deniz, ağlayan çocukların sesi olur. Acılı anaların feryadı, kaçırılan kadınların çığlığı olur. Deniz, yaşlı nenelerin, ihtiyar dedelerin hawarına ses olur.   
 Bugünler Deniz olunacak günler…
Deniz, adını sevdiği gibi severdi suları ve maviyi. O, bir mavi tutkunuydu. Üzerinde mutlaka mavi renkten bir şey olurdu. Mavi toka, mavi yazma ya da boynunda mavi bir mendil. Mavi, göğün rengiydi, mavi suların rengiydi ve mavi özgürlüğün, Deniz’in rengiydi. Kürdistan’ın neresinde ise; gölünde, deresinde, ırmağında yorulmadan yüzer, kulaçlar atardı. O, bir Nairiydi. Sular Ülkesinin insanıydı. Deniz, bir göl kızıydı. Van gölünün derinliklerinden çıkıp gelmişti. Kendisinin, halkının özgürlüğü için mücadele edecekti. O, Tamara gibi sular ortasında bir adada tutsak olmayacaktı. Kadını tutsak eden bütün geleneklere, törelere, tabulara baş kaldıracak, ne sular altında saraylarda yaşamaya mecbur peri kızı, ne de balık kisvesine mahkum deniz kızı olacaktı. O, Deniz olacaktı. O, suların yüzeyinde ışınlarıyla özgür yaşamın müjdesini veren Güneş’e doğru kulaç atacaktı. Sular Ülkesinin sularında yüzerken özgürlüğü elinden alınmış nice sevdalı kadınla karşılaştı. Sevda, acı çekmek değildi. Olmamalıydı. Sevda; özgürlüktü, aşktı, yaşamdı. Sevda; eşitlikti, kardeşlik ve güzellikti. Ama kadınları gibi halkı da acılar içindeydi. Ülkeleri işgal, kültürleri talan edilmiş ve soykırıma uğratılmıştı. Sevda, gerçek anlamıyla buluşmalıydı. O yüzden, hep birlikte Güneş’in özgür ışınlarıyla sarıp sarmalanacak ve özgürlükleri için mücadeleye akacaklardı.   
Ülkesinin acılarıyla dolan yüreği, kabardıkça göğüs kafesine sığmaz oldu. Bent tanımaz bir nehir ve sonunda yüreği deniz oldu. O deniz yüreği acıları umutlara, sevgilere ve özgürlük için savaşacak güce dönüştürdü. Bu güçle karıştı Zap sularına. Büyük kulaçlar atarak buluştu Avaşîn’in mavi sularıyla ve çağlayarak ulaştı gittiği her yere bereket götüren Dîcle’ye. Sonra Şattülarap’da Dîcle’nin büyük sevdası Fırat’a karıştı onunla birlikte. Deniz Fırat oldu, Dîcle oldu aktı Ortadoğu’nun kalbine. Ve sonunda Deniz, Umman oldu.
Bugünlerde Deniz olunmalı…  
Ortadoğu, acılı bir yürek. Ortadoğu, feryat figan bir Ana. Ortadoğu, insanlığı bağrında büyütüp beslemiş binlerce yıllık bir beşik… bir zamanlar yetmiş iki dilin birlikte konuşulduğu, yetmiş iki milletin birlikte yaşadığı, kimsenin kimseden yüksünmediği kadim topraklar. Şimdilerde ölüm kol geziyor bu kadim coğrafyada. Bu coğrafya ki, dilleriyle, kültürleriyle, renkleriyle, inançları ve güzellikleriyle bir Umman…işte Deniz, bu Umman’a karıştı. Bu toprakları eski bereketine, renklerine ve birliğine kavuşturmaktı Deniz’in sevdası. Umman’ı kurutmak isteyen zalimlere karşı amansızca savaşılmalı, artık geçit verilmemeliydi. Deniz, zalimleri ancak halkların Umman’ının boğacağını bilirdi. Eski zamanlardaki gibi derdi, zalimin zulmüne karşı bu kadim toprakların, kadim halkları birlikte Umman olup akmalıdır.
Sular Ülkesinden kopup gelen, Umman’lara karışan Deniz Yürekli Kız! Dediğin olacak; bu kadim coğrafyanın halkları özgürlüğe Umman olup akacak…
         Bugünler Deniz olunacak günler…



NUHAT FIRAT