Bûka Baranê, Türkçe anlamı "Yağmurun gelini” yani "gökkuşağı” anlamına geliyor. Bûka Baranê, Türkiye’de zorla kaybedilen insanların belgelenmesi ve bu alandaki hukuki mücadele konularında çalışan Hafıza Merkezi’nin hazırlayıp sunduğu bir belgesel film…

Belgesel, metin yazarlığını da yapan gazeteci İrfan Aktan’ın, kendi ilkokul fotoğrafı ile yola çıkış hikayesi ile başlıyor… Sevgili İrfan, 90’lı yıllarda Hakkari’nin Yüksekova ilçesinin, Karlı (Befircan) köyündeki bir grup arkadaşıyla nasıl savaşın mizacına büyüdüklerini gözler önüne sererek, Kürdistan’da ki bütün çocukların dili ve yüreği olmuşlar…İrfan’ın elindeki o fotoğraf karesine baktığımda, kendi kişisel fotoğraf albümüm gözlerimin önüne geldi, ne yazık ki benim o dönemden neredeyse yaşayan hiç arkadaşım kalmamış. Yaşayan birkaç kişi de ya sürgünde, ya da yirmi kusur yıldır cezaevinde.
Milletlerin tarihi, bir şekilde onların hafıza depolarıdır. İnsanları bir araya getiren, onları sonsuza dek birbirine bağlayan, ‘ortak vatan, ortak bayrak ve hatta ortak dilden’ de öte, ortak hafızalarıdır. Bu gerçeği en çok yıkıcı acılar yaşamış milletlerin artakalanları bilir. Bu nedenle modern jenositlerin ardından "hatırlama kültürleri” inşası başladı. Yüzyılımızın en korkunç ve en planlı soykırımlarına maruz kalmış Ermeni ve Yahudilerin arta kalanlarının ayakta da kalmaları belki de hatırlamanın gücü sayesinde oldu. Kürtleri de bir araya getiren, ayaklandıran, özgürlük için bu denli ısrarlı kılan enerjinin en güçlü bileşeni aslında hatıraları oldu.
Bûka Baranê belgeseli de bize acılarımızı hatırlatan, ülkemizin sathında yaşanan zulmü, mazlumların sözleri ve yüzleri ile bir kez daha hatırlattı. Bu tür belgeseller, kelamlar ölüm yangınının ateşinden bir şeyler kurtarmaktır, tıpkı hatırlamanın bizi kurtaracağı gibi.Hesapsız ölümlerin çetelesi tutuldu Kürdistan’da, o yüzden hepimizin yüreğinden koparıp eklediklerimiz var o uzun listeye. Bûka Baranê belgeseli savaşın Kürtler üzerinde yarattığı korkunç tahribatları belgelerken, sinemadaki hava ciğerlerimizi zorladı, kelimeler hepimizin ciğer yarasını gösterdi.
Yıllar önce Berlin’de Yahudi Müzesinin açılışı sırasında Almanya’nın tanınan insan hakları aktivistlerinden biri, Holokost’ta katledilenlerin anısına yaptığı konuşmasına, Nazi rejiminin ölüm fabrikası Auschwitz’in kendisi üzerindeki etkisinden bahsederken, orda topraktan çıkardığı ve bir plastik poşette koruduğu bir insan dişini göstererek kalabalığa seslenmişti. Ona göre gösterdiği bu insan dişi, Nazi rejiminin insanlığa karşı işlediği suçun sembolü idi. Tam o sırada kalabalıktan homurdanmalar yükselmiş, çoğu Yahudi olan, çoğu Holokost kurbanlarının yakınları olan dinleyiciler protestoya başlamışlardı. Protestocular katledilen bir Yahudi’nin bir insanın bedeninden bir parçanın böyle sergilenmesini şiddetle ret ediyor, bunun asla kabul edilemez çok büyük bir saygısızlık olduğunu söylüyorlardı.
Bûka Baranê belgeselinde de vahşet yıllarında çocuk olan bugünün genç tanıkları; gerillaların öldürüldükten sonra nasıl panzerin arkasına bağlanıp ibret olsun diye köy meydanında yerden yere sürüklendiklerini, parçalanmış insan bedenlerini görerek nasıl büyüdüklerini, en yakınlarının askerler tarafından nasıl işkenceye maruz kaldıklarını, okul sıralarında birlikte koşup, oynadıkları arkadaşlarının yüzlerini dağlara çevirip yitişlerini, koruculuğu, OHAL’i, faili meçhule kurban giden insanları ve en önemlisi insanlıktan nasibini almamış rejimin Kürt halkına yaptığı zulmü ve kendi çocukluklarının o rengarenk gökkuşağının altında nasıl kaybolup gittiğini anlatıyorlardı.
Kürdistan’da hangi toprağı eşeleseniz insan kemikleri çıkar. Mezarı dahi olmayan insanların ülkesidir orası… Kürdistan’ı bir mezarlığa çevirenler bunu bırakın saygısızlık olarak görmek, utanmadılar bile…  
Almanya’nın herhangi bir sokağında dolaşanlar, Nazi rejiminin işlediği suçları hatırlatan sembollere rastlarlar. Tabi bu durum sadece böylesi sembollerle değil, başta okullarda bir eğitim programı dahilinde geçmişle yüzleşme ve Nazi rejiminin kurbanlarını anmayı bir yaşam şekli halinde öğretilir ve kuşaklar bu konuda ciddi bir hassasiyet ile donanır. Almanya’da Nazi rejiminin suçlarını hafifletmeye çalışmak bile ciddi bir suçtur.
 Kürdistan’ın bir değil, birçok yeri Auschwitz’dir. Kürdistan’ın her yeri, her dere yatağı, her tepe arkası, her dağ geçidi, her ağaç kovuğu insan düşmanı rejimin utancı, Kürtlerin ise onur abidesidir. Belgeselin yapımcısı Murat Çelikkan’ın, "bu belgesel Türkler için çekildi ve onların izlemesi gerek” sözlerine sonuna kadar katılıyorum. Madem şu günlerde barış için adımlar atılıyor, adımların en büyüğü savaşın çirkin yüzü ortaya çıkartılarak, gerçekler anlatılarak, yüzleşme ile olur, özür ile olur.
Belgeselde emeği geçen herkesi yürekten selamlıyorum…
Not: Sağlık sorunlarım nedeniyle iki hafta yazı yazamayacağım, bunun için tüm okuyucularımdan özür diliyorum.