‘Şok!’
‘Bomba gibi açıklama!’
‘Can pazarı!’
‘Azrail yoldaydı!’
‘Gözlerinize inanamayacaksınız!’
‘Katiller!’
Yukarıdaki içi boşaltılmış haber başlıkları, Türk yazılı ve görsel medyasında en sık kullanılan manşetlerdir.
Silah kuşanmış gibi habere çıkan muhabirler, heyecan yaratma peşinde koşarken gazetecilik ahlak normlarını ve bütün insani değerleri ayaklar altına aldıklarını bilmezler mi acaba?
Ramonet’in “Haber programını izlerken duyumsadığınız heyecan gerçekse, haberin kendisi de gerçektir”[1] tespiti, yıllardır yazılı ve görsel medyanın kullandığı en belirgin taktiktir. Ekranlara korku ve gerilim dolu müzikle fondan gelen ve kulakları yırtan bir sesle çarpan ifadeler, izleyicinin bir anda gerilip heyecan dolu anlar yaşamasına sebep oluyor.
Medyanın bu denli ekstremist tavrı, toplum üzerinde bıraktığı güvensizlik algısını kırmak için midir acaba? Örneklendirdiğimiz yöntemlerle iletiyi hedef kitleye ulaştıran kitle iletişim aracı ne kadar inandırıcı olabilir?
Reyting uğruna inandırıcılığını tamamen yitirmiş medya, bağımlı olduğu iktidarın da meşrulaştırıcı bir gücüdür aynı zamanda. Haberde taşıdığı kodlarla (ki bunların bir çoğu dikkatli bir izleyici tarafından rahatlıkla farkedilebilir) iktidarın topluma dayatmak istediği her türlü yaptırımı meşrulaştırmaya çalışır.
Medyanın yarattığı bu yeni gerçeğe, iletişim kuramı profesörü Ignacio Ramonet medyatik gerçek (güdümlü, halka dayatılan suni gündem) adını veriyor. Kitle iletişim aracı, hizmet ettiği iktidara olan bu bağını gerçeği öldürme pahasına da olsa korur. Bu durumda, kamuoyunun asıl gündemini oluşturan (toplumu yakından ilgilendiren ve çözüm bekleyen sorunlar vb) tema veya gerçek, hedef kitleye ulaşmadan çöpe gider. Bu, hocalarımızın “baskı rejimlerinde en iyi haber çöpe giden haberdir” saptamasını doğrular nitelikte. Toplumda yaratılan gerilim, fobi, heyecan ve milli duyguları kabartan yayınların iki temel sebebi vardır. Birincisi; reyting için izlenebilirliğin devamlılığı sağlamak, diğeri de; toplumun asıl gündemini, kamuoyu gerçekliğinden uzaklaştırarak iktidarın icraatlarını meşrulaştırmanın kanallarını açmaktır.
Türk medyasında despotik askeri rejim, uzun yıllar bu iktidarın bir numaralı aktörü oldu. Bir dönem generallere yağdanlık yapan gazeteciler, günümüzde ise aynı rolü AKP’nin icazetçiliğine soyunarak yerine getiriyorlar. Son günlerde ülke gündemini meşgul eden asker ve gerilla ölümlerinde Türk medyasının takındığı tavır, bu geçiş sürecine ışık tutuyor. Bir dönem generallere yağdanlıklarıyla ‘paşam’ diye hitap eden gazeteciler, bu sefer cemaatçiliğe soyunmaya başladı. Cemaatin medyası, barış dilini seçmektense AKP’nin Çukurca’da kaybolan prestijini kurtarmak ve kamuoyunda AKP’ye karşı yükselen tepkileri söndürmeye yönelik savaş borazanlığı yapmayı ‘doğru’ buldu. Propaganda ‘Önce meşrulaştır, sonra icraata geç’ olarak seçilmiş ve hedefine ulaşmıştı. ‘Medyatik gerçek’ yani iktidarın suni gerçeği, AKP’ye karşı yükselen sesleri söndürmeye yönelik yayınlar yapıp savaşı meşrulaştırmaktı. Aynı süreçte basın yayın organları, kambura dönüşmüş Kürt sorununu 30 yıldır silahla çözülemediğini, hatta sorunun şiddetle daha da derinleştiğinden bahsetmedi bile.
Kandil saldırısından sonra PKK bitmedi. Her gün gelen asker, korucu ve gerilla haberleri de değişmedi. Hatta şiddet tırmanıp siviller katledilmeye başlandı. Bunlardan biri de DTP Van İl Genel Meclis üyesi Yıldırım Ayhan. ‘Bir il genel meclis üyesi silaha mı sarıldı da öldürüldü?’ diye sorgulayan hiçbir yayın organına rastlamadık. Aksine ‘milli gazeteler’ sivil ölümlerini meşrulaştırıyordu. Örneğin Milliyet gazetesi, 29 ağustos 2011 tarihli sayısında olayı şu şekilde vermişti: “PKK’ya karşı yürütülen sınır ötesi hava operasyonlarını önlemek için ‘canlı kalkan’ olacaklarını söyleyerek Çukurca İlçesi’ne bağlı Narlı Köyü’nden sınıra yürümekte ısrar eden gruba güvenlik güçlerinin müdahalesi sırasında ağır yaralanan Van İl Genel Meclisi üyesi BDP’li Yıldırım Ayhan yaşamını yitirdi”.
Yukarıda ‘Narlı Köyü’nden sınıra yürümekte ısrar eden’ ifadesindeki ‘ısrar etmek’ fiili, gazete tarafından ölümü meşrulaştırmak için kullanılan çok tehlikeli bir kod taşımaktadır. Yani ‘ısrar etti, ölümü haketti’ anlamını taşıyan bir dil kullanılmış. Cümle tersten kurulduğunda (‘göstericilerin yürümesine izin vermeyen polis müdahalede ısrar edince arbede çıktı’) ok işaretleri bu sefer polise döner. Görüldüğü gibi kullanılan filtrelere göre, eylemci sebep gösterildiği gibi, haklı da gösterilebilir.
Aynı medya, Somali’ye çıkarma yapan Erdoğan’ı insanlık trajedisine yetişen bir kahraman gibi gösterirken Gollê’de Türk jetleri hamile bir kadın ve çocuklarına bomba yağdırıyordu. Kürt medyası bu durumu Somali’de ‘merhamet’, Gollê’de vahşet olarak manşetlerine yansıttı. Türk gazeteciler ise neredeyse Kandil’de gerilla avına çıkacaklardı. (Bu durum aslında milli meselelerde Türk medyasının milli basın teziyle örtüşen ve gazetecilerin hep bir ağızdan gazeteciliklerini unuttukları bir süreçtir) Medyanın, propagandanın en kirli metodları olan bu firavuni yayınları deşifre etmek için, cemaatin gazete ve televizyonlarını (Zaman, Yeni Şafak, Vakit, Kanal 24, Atv vs.) iki gün takip edip alternatif medya verileriyle karşılaştırmak yeterlidir. Elde edilen izlenimlerle propagandanın bu işlevini sorguladığımızda, ‘ileti’nin geçtiği filtreleri elinde bulunduran gücü yeniden keşfediyoruz.
Toplum, yoğunlaşmış bu saldırı ve dezenformasyon karşısında Amerikalı gazetecilerin duayenlerinden Walter Lippmann’in deyimiyle şaşkın sürüye dönmüştür. Lippmann’a göre seçilmişler sınıfı; politik, ekonomik ve ideolojik sistemlerdeki işleri yürüten, icra eden, kararlar alan ve analiz yapan insanlardan oluşur. Bunlar sürekli ötekilerle ilgili olarak ne yapılması gerektiğini konuşur. Küçük grubun dışındaki ötekilerse Lippmann’ın şaşkın sürü olarak tanımladığı büyük çoğunluktan oluşur.[2] Türk basın patronları, düzen bekçiliğine soyunmuş gazeteciler ve hepsinden önemlisi, bu gücü kirli icraatları uğruna birer araç olarak kullanan iktidar Lippmann’ın seçilmişler sınıfına girer. Toplum ise onlarca farklı habere kanaat getirme noktasında ve belleksizleştirmelere dayanan suni gündem dayatmalarıyla şaşkın sürü rolündedir. Lippmann’ın şaşkın sürüsüne Türk medyasının oluşturduğu belleksiz sürüyü de eklersek, Türk gazeteciliğinin cemaat iktidarı için toplumu gerçeğinden nasıl kopardığı konusunda önemli ip uçlarına varırız. Medya, bu tarafgirliğiyle sık sık suni gündemler yaratarak, alternatif medya ve sivil toplum örgütlerince yaratılan toplumsal gerçekliği unutturma peşindedir. Böylece Ergenekon, Susurluk, faili meçhul cinayetler, darbeler, Kürt sorunu, ortaya çıktığı ilk andan itibaren toplumla doğru bir diyalog platformu oluşturulup sorgulanmaya tabi tutulmuyor. Bu yüzden, devlet bugün geçmişiyle yüzleşmeye kanaat getirse bile hangi dosyadan başlayacağını bilmez hale gelmiştir.
Gelinen noktada medya, tarafgirliğini iktidarların lehine kullanarak gerçeğimizi bir bir öldürüyor. Öyleyse, etki ve eylem aracı olan medyanın denetimi ve toplumda oluşturduğu algı bozukluğunu kırmak, önümüzdeki en önemli hedef olmalıdır. Bu da, iktidar ve medya arasındaki kirli ilişkinin neden olduğu yıkımı deşifre etmekten geçmektedir.
[1] Ignacio Ramonet, Medyanın Zorbalığı, Om Yayınevi, S. 24
[2] Noam Chomsky, Medya Denetimi, Everest Yayınları, S.4-5