Çağdaş demokratik cumhuriyet rejimlerinde yöneticiler, o ülkede yaşayan tüm halklara eşit mesafede durarak ayırım yapmadan herkesi kucaklar. Ve devlet yönetimi öyle davrandığı sürece o ülkede huzursuzluk olmaz. Yöneticiler hoşgörülü davrandıkça, bu topluma yansır. Vatandaşlar da kardeşçe yaşama olgunluğunu gösterirler.
Dağılan Osmanlı’nın küllerinden doğan Türkiye Cumhuriyeti, kuruluş aşamasındaki çekirdek kadrosu İttihat ve Teraki’den itibaren ırkçı ve şovenist felsefesiyle kurulmuştur. Türklüğü ve Sunni inanışı ön plana almış, diğer halkları ve inançları yok saymış ve yok etmek için çeşitli tezgahlar kurmuştur. Farklı inanç ve ırkta olanları asimile ederek kendisine benzetmiş. Baskı uyguluyarak göçe zorlamış ya da çeşitli bahanelerle katliamdan geçirmiştir. Vergisini almış, savaş zamanlarında Kore’ye, Kıbrıs’a göndermiş. İçerde de kendi ırkını öldürmek için korucu yapmış. Memur olarak sakeri ve sivil devletin kilit noktalarına getirmemiştir.
Onları sindirmek için, aşağılayıcı deyimler uydurarak günlük konuşmalara sokulmuş: "Ermeni dölü, pis çingene, kıllı kuyruklu Kürt” ve bunun gibi yüzlerce aşağılayıcı deyimler türetmişler. Onların köylerine konulan isimler de aşağılayıcı, onur kırıcı: Çerkez Uşağı, Alhas Uşağı, Harun Uşağı, Kasım Uşağı... Hep uşak isimleri verilmiş.
Cumhuriyetin kuruluş aşamasında bir bakanı: "Bu ülkenin esas sahipleri Türklerdir. Diğerler ancak Türklere uşaklık, hizmet ederler. Ya da göç edip giderler” demiş. Bu zihniyet günümüzde de aynen devam ediyor. Ermeniler, Süryaniler, Keldaniler yok edildi. 30-35 senedir Kürtleri yok etmeye çalışıyorlar.
Seçim arifelerinde bu farklı halkların oylarına ihtiyaçları oluyor. Onlara şirin görünmek için, "Romen Açılımı, Kürt Açılımı ve Alevi Açılımı” adıyla bazı görüşmeler yapılıyor. Oylarını aldıktan sonra da, yapılan hiçbir eşit uygulama olmuyor.
Bazı geceler uykum kaçar, bilgisayarın başına geçer siteleri ziyaret ederim. Bu gece böyle bir gezi yaparken Romen vatandaşların organize ettiği "DurDe” isimli siteyle karşılaştım. Bültenlerini okudum. Kürtlerin günlük yaşadıklarına benzer bir olayı sizinle paylaşmak istiyorum: 4 Ocak 2015 tarihinde Denizli’nin Honaz İlçesi'nde, zihinsel engelli ve böbrek hastası 10 yaşındaki bir Romen çocuğuna, izinsiz aldığı iki parça teneke gerekçesiyle, 62 yaşındaki atölye sahibi Y.K. tarafından 9 el ateş ediliyor. İsabet eden iki kurşunla çocuk öldürülüyor. Birkaç yıl önce,12 yaşındaki Uğur Kaymaz, 13 kurşunla öldürülmüştü. Yandaş basın, Uğur’u terörist olarak lanse etmişti. Deniz’li basını da tüm Romen çocuklarını hırsız olarak yansıtmış. Vuranın hiç suçu yokmuş(!) Romen çocuğu hak etmiş ölümü(!) Dava başka bir ile aktarılmış. Hep bildik oyunlar. Bir davayı kapatmak istiyorsan başka ile aktar. Orda yürekli bir hakim çıkarsa, ordan da başka ile gönderirler... Sonunda zaman aşımına uğrar dava. İş biter. Sonra yargımız bağımsızdır derler!
Bizleri kandırdıklarını sanıyorlar. Peki yabancı bağımsız kuruluşların nezdinde Türkiye’nin basın karnesi ne durumda? Onu da devlet büyüklerimiz biliyorlar mı acaba?
Sonuç olarak şöyle özetleyelim; beş ay sonra önümüze bir genel seçim sandığı getirilecek. Tüm ezilenler, horlananlar ve ötekileştirilenler, örgütlenip bir çatı altında sandıkta birleşmediği müddetçe daha nice 10-12-13 yaşlarında olan Romen, Kürt çocuklarımız hayattan koparılacaktır. Cinayeti işleyenler de aramızda serbestçe gezeceklerdir. Bunu asla unutmayalım...