7 Ekim günü ABD Başkanı Trump ve Türkiye devletinin cumhurbaşkanı Erdoğan içeriği “henüz” kamuoyuna açıklanmayan bir görüşme yaptılar. Bu görüşme neticesinde yayınlanan basın açıklamasında, Trump ve Erdoğan’ın, AKP-MHP rejimi tarafından Kuzey ve Doğu Suriye özerk yönetiminin kontrol ettiği alanları işgali konusunda anlaştığı görüldü. Bu kararın alınmasına kadar gelen süreç elbette önemli ve açıklanmaya muhtaç, ancak ben bugün Türkiye’yi bir diktatörlüğe çeviren Erdoğan ve çevresinde yer alanların dilinden düşürmedikleri beka kavramına artık sürdürülemeyen ekonomi açısından bakmak istiyorum.
Dün bu satırlar yazılırken açıklanan işsizlik rakamları ile birlikte, savaş demenin yasak olduğu ancak buz gibi bir savaş olan, hatta soykırımı hedefleyen bir savaş olan bu işgal girişimi ile birlikte Türkiye ekonomisi için 3 önemli veri açıklandı. Bunlar, yukarıda bahsettiğim işsizlik rakamlarına ek olarak sanayi üretimi ve perakende satış verileri; işsizlik, düşmesi gereken bir dönemde, tarım istihdamı nedeni ile Temmuz ayında rekor yükselişle, yüzde 3,1 artarak neredeyse yüzde 14 oldu.
Üretimin en önemli göstergesi olan sanayi üretimi endeksindeki daralma artarak devam ediyor; daralma yüzde 3,6. Tüketimin göstergesi olan perakende satış hacmindeki daralma daha da beter: yüzde 4,3. Yani sokaktaki insan hem hayat pahalılığından hem de yürütülen savaş nedeni ile tüketimden uzaklaşmış durumda. Tabi bu rakamların TÜİK tarafından Erdoğan ve Damat Berat paşanın emri ile baskılandığını unutmamak gerek. Uzmanlar bu rakamların daha da korkunç olduğunu söylüyorlar. Örneğin işsizlik oranlarının yüzde 25 ve daha üstünde yer aldığı yaygın bir kanı. Ya da açıklanan enflasyon rakamlarına zaten kimse inanmıyor. Bütün bu rakamlar bize tek birşey gösteriyor, o da artık borçlanmaya ve sıcak para girişlerine dayalı ekonomik düzenin sonuna gelindiğidir.
Özellikle Kürt nefretini görmezden gelmek için bazı sol çevrelerin “aslında bu savaşı Erdoğan ekonomiyi yürütemediği için çıkardı” söylemi çok da haksız değil. Ancak bugün Erdoğan tarafından temsil edilen faşist devlet aklının yegane motivasyonunun Kürt nefreti ve Kürtlerin elde ettikleri tüm kazanımları yok etmek olduğunu kabulle birlikte, Erdoğan için iki önemli neden daha var. Biri bu yukarıda sözü edilen ekonominin artık yürütülemez hale gelişinin üzerinin örtülmesi ve İstanbul seçimleri ile muhalefetin birleşme umudunun doğması ile birleşen muhalefet cephesinin dağıtılması. İkincisi Kürt nefreti ile birlikte hiç de zor olmadan sağlanmış iken birincisine Erdoğan’ın hemen ulaşması zor görünüyor ama şimdilik.
Ekonominin zorda olduğu artık saklanamayan ve saklanmak istenmeyen büyük bir sır. Ülkenin başına gelen her şeyin dış güçlerin bir oyunu olduğuna inanmaya hazır milyonların olduğu bir ülkede bu çok zor bir durum değil. Hemen hemen hergün Varlık Fonu ya da kamu bankaları eli ile kurtarılan yandaş şirketlerin haberleri geliyor. Kimsenin kullanmadığı yollar, tüneller, köprüler ve havaalanları içim hazineden milyonlarca TL bu yandaş şirketlere akıtılırken vatandaş ise eriyen maaşı ile ayı nasıl geçireceğinin derdine düşmüş iken, zaten bir yalana inanmadan ruh sağlığı bozulan bir toplum olan Türkiye toplumu yaratılan savaş ortamı ile birlikte sanki ekonomik krizin cenderesinden çıktığını düşünüyor. Ancak mutfaktaki yangın olarak tanımlanan ekonomik kriz gittikçe derinleşiyor.
Ardı ardına Türkiye’ye karşı ekonomik yaptırım söylentileri zoraki de olsa dillendirilmeye başlandı. ABD kongresi dün açıklanan, ekonomik yaptırım gücünden çok, Erdoğan’ın işlenen savaş suçlarından doğrudan sorumlu olduğunu ifade eden satırları ile siyasal sonuçları ile öne çıkan yaptırım paketini yetersiz gördüğü için yarın yeni ve daha derin bir yaptırım paketinin kongreden geçmesi muhtemel. Hemen hemen bütün Avrupa ülkelerinden silah ambargosu haberlerine ek olarak, Erdoğan hükümetine büyük bir propaganda fırsatı veren, Manisa’da kurulması planlanan VW fabrikasının ertelenmesinin de bu yaptırım beklentisi ile olduğu söylenebilir.
Yaygın bir kanı da Türkiye toplumunun bu yıkımdan haberi olmadığı yönünde. Bence bu kanı yanlış, toplum Kürt nefretine yenik düşmüş bir sekilde ekonomik krizi kabullenmiş durumda. Farkında olmadığı tek durum, tıpkı 1939 Almanyasında yaşayanlarda olduğu gibi, bu yıkıma kendileri için değil de bir grup, devleti ele geçirmiş bir çete için katlandıklarıdır.