Hep Bingöl’de o 33 asker öldürülmeseydi, barış yapılacaktı, anlaşma yoldaydı, deniliyor ya, yalan, inanmayın. Psikolojik savaş taktiğidir. Kürtleri suçluluk psikolojisine sokmaya çalışıyorlar. O askerler öldürülmeseydi de, barış filan olmayacaktı. Barış için gerekli ortam oluşmamış, şartlar olgunlaşmamış, savaş tanrıları henüz kana doymamıştı.
Özal’ın tasfiye edilmesiyle, zaten savaşın daha da tırmandırılmasına karar verilmişti…
Gerisi bahane aramak, olmazsa yaratmaktı…
Çünkü Türk ordusu, Kürtleri şiddetle dize getirmekten vazgeçmemiş, bu inancını ve kararını terk etmemişti. Belki siyasetçilerde öyle bir niyet vardı ama siyasetçilerin o günün şartlarında ne hükmü vardı ki?
Bir hatırlayın, o dönemi…
Siyasetçiler olumlu bir laf mı etti?
Generaller hemen bir ‘höt!’ çeker ve siyasetçi, tükürüğü daha havadayken, yakalamaya, geri yutmaya çalışır, sözlerinin yanlış anlaşıldığını, generallerin haklı olduğunu söylerdi.
Adamlar gerektiğinde (belki de hiç gerekmediği halde) kendi generallerini bile götürüyordu…
NATO’nun Kürtlere karşı Türk devletinin verdiği savaşı desteklemek, finanse etmek için göz yumduğu uyuşturucu ticaretinden gelen milyar dolarları paylaşmak uğruna, ayrıca birbirilerinin gözlerini oyarken, savaşın bitmesine razı olurlar mıydı sanıyorsunuz?
Peki şimdi ortam oluşmuş, şartlar uygun mudur barış için?
Evet, gerekli ortam var. Dünya dengeleri buna uygun olmaktan öte, zorluyor… Mantık, barışın kaçınılmazlığını emrediyor…
O halde, her şey tamam, barış yolda mı?
Köprüyü havaya uçurmazlarsa, evet…
Kürtler söz konusu olunca, vicdan narkozla biteviye yatırıldığı gibi, mantık da tatile çıkarılabiliyor. Türk devletinin diz çöktürme yaklaşımı, el öpme el öptürme anlayışı bitmiş değil ve bu konularda hep geç kalma alışkanlığı devam ediyor…
Balkanlarda böyle olmuş mesela…
„Siz Makedonya Açılımını bilir misiniz? Rumeli dağlarında senelerce kan gövdeyi götürdükten sonra nihayet 1904’te Avrupa’nın zoruyla Makedonya reform paketini açtılar. Heyhat ki Bor’un pazarı geçmişti. Sekiz yıl sonra Makedonya gitti, bütün Rumeli’ni de peşinden götürdü. (Sevan Nişanyan)“
Zamanında atması gereken adımları atmıyor, atmaya başladığında da, artık o adımlar yetmiyor ve trajik bir biçimde ihanete uğradığına inanarak, daha da saldırganlaşıyor ve sonunda da yeniliyor.
Türk devleti için 2000’e girerken en uygun şartlar mevcuttu. Öcalan’ın gerillaları sınır dışına çıkardığı, silahları bıraktıklarını açıkladığı o şartlarda oturmuş olacaktı, yapmadı. O sıralarda Kürtlerin ‘ok’ diyebilecekleri bazı adımlarla, bugün işi kapatmaya çalışıyor.
Derin bir yanılgı…
Fırsatlar kaçtı mı, kaçmış oluyor. Bunu kabullenmek, yeni koşullara uygun pozisyon almak gerekirken, bunu da yapmıyorlar. Açıkça itiraf etmiyorlar ama, Kürtlerden zamanı geri sarmasını, 2000 yılını geri getirmesini istiyorlar.
Türk ordusu bu kadar kan dökmesine rağmen, Kürtlere diz çökertememenin bedelini ödüyor şimdi ve bu noktada bambaşka bir tehlike ortaya çıktı.
İktidarın güç gösterisine girmesi…
Ordunun deneyip de başaramadığı rolü oynaması…
Barış ihtimalini ortadan kaldıracak en büyük tehlike budur. Siyasi iktidarın geçmişten ders çıkarmak yerine, güç gösterisine girişmesi, kendisini bu yolla kanıtlama derdine düşmesi…
Başbakan Erdoğan bu uğursuz rol için, fazla hevesli görünüyor…
Barış için adım atmamakta direttikçe, Kürtlerin taleplerinde eksilme olmayacağını, artacağını anlamamakta daha ne kadar ısrar edecekler acaba?
 Kaldı ki, samimi olarak birlikte yaşamak, kalıcı bir biçimde barışı tesis etmek istiyorlarsa, bastırdım, kabul ettirdim aldım, mantığını terk etmeleri gerekmez mi?
Diyelim ki gücünüz var, bu aşamada Kürtlere her isteğinizi kabul ettirebiliyorsunuz ve ettirdiniz…
Sorunu çözmüş mü oldunuz?
Bunun yarını var, yarının da, yarını…
Kırk yıl önce, zaten Kürtlere en olmadık şeyleri yapıyor, yaptırıyor, kabul ettiriyordunuz…
Sonuç?
Sayın Başbakan ‘Bask Modeli’ni düşünürken, şiddet tanrıçasına dönüşen, dönüştürülen Çiller’i akıldan çıkarmamalı. Keşke etrafında yer alan ve bu meselede sağlıklı düşünebilen biri, sayın başbakana Sevan Nişanyan’ın 2009’da yazdığı ‘İmha edemedik, açılım verelim’ yazısını okumasını tesviye etse.
Ta iki yıl önce, bugünü nasıl da isabetle gördüğünü gösteren bazı satırlarını buraya alalım ve bitirelim:
Bir gerilla örgütünün düzenli orduya karşı meydan muharebesi kazanması mümkün değildir. Aradaki devasa güç farkına rağmen 25 yıl yaşamayı başarması bizatihi zaferdir. Liderini esir verdikten sonra yaşamaya devam etmesi daha büyük zaferdir.
Yenildiler, ve işin kötüsü bu yenilgiyi daha fazla gözden saklamanın imkanı kalmadı. Yenilginin ceremesi vardır; insan canı da poker masasında harcanan fiş değildir. Yenilen orduda hangi depremlerin yaşanacağını, sarsılmaz sanılan hangi kolonların çatlayacağını önümüzdeki aylar veya yıllar gösterir sanırım.