İftiracı, toplumda kabul görmeyen, daha çok da aşağılanan biridir. En azından kendi memleketimde bu bir ahlaki duruştu. İftiracının söylediklerine tepki gösterenler, “Lawo honde zuru meke, qırpê qıno to biyê sıpe” derlerdi. Kemal Burkay’ın yandaş medyada Kürt Halk Önderi’ne ve PKK’ye desteksiz atışlarını her izlediğimde aklıma bu söz geliyor. Adamın -tabii adam denirse eğer- bilmem neresinde tek bir siyah kıl kalmadığı halde, utanıp sıkılmadan ağzını bir yalan makinesi gibi çalıştırıyor. Yalanları bir değil iki değil ki ‘Allah kuru iftiradan saklasın’ diyesin. Çenesi düşmüş bu adam yeni efendilerini memnun etmek için sürekli iftira üretiyor, yalan üstüne yalan söylüyor. Kendisine PKK aleyhine cevap verilmesi için sorulan her soruya da hayır demiyor. Yaşı herhalde seksen sınırında seyrediyor olmalı, ancak kendisinde yaşlılığın getirdiği doğal bilgelikten zırnık kadar eser yok. Yoldan çıkmış, terbiye nedir bilmeyen, her ağzına geleni söyleyen çocuklara benziyor. Sırtını AKP iktidarına dayayınca yalanlarındaki kuyruk da uzadıkça uzuyor.
Ne yazık ki kendisiyle hemşehriyiz. Seçmediğim bu bağ hem öfkemi arttırıyor hem de yoğun bir utanç duygusuna yol açıyor. Şahsen tanımasam da, böyle bir adamın o kutsal direniş toprağına egemen kılınmak istenen ‘kışla kültürü’ imalatı bir kişilik olduğunu anlamakta zorlanmıyorum. Sözü edilen kültür bir piçleşme kültürüdür. Nesebi gayri sahih kişilikler üretir. Bu kültürle yetişenlerin Kürt toplumunun tarihsel kimliği ve kültürüyle bağları kalmamıştır. ‘Kökleri kazınanlar’ gerçekte bunlardır. ’38 soykırımı bunlar için tarihin sıfır noktasıdır. Yani bunlar için tarih bu sıfır noktasından başlar. Hepsi kendi celladına sevdalıdır. Aslında bu tipleri bir tür Yeniçeri olarak da tanımlanıyor. Yani anaları da, babaları da devlettir. Bu yüzden muhaliflikleri sahtedir. Yeniçeriler de kimi zaman kazan kaldırır, ama yemleri arttırılınca yeniden işlerinin başına dönerlerdi. Burkay da yakın zamana kadar sözüm ona bir muhalifti. AKP Hükümeti kendisine bazı kırıntılar sununca hemen Yeşil Türkçü faşizmin hizmetine girdi.
Belli ki bu adamda bir türlü dinmeyen bir kuyruk acısı var. Nasıl kuyruk acısı yaşamasın ki! PKK ortaya çıkmadan önce afrasından tafrasından geçilmiyordu. Adı sanı bilinen biriydi. TİP içinde Kürtlerin temsilcisi geçiniyordu. Kürt Devrimcileri bağımsız örgütlenince, TİP ile tüm bağlarını kesmese bile o da aynı yönteme başvurdu. ‘Özgürlük Yolu’ diye bir dergi çıkardı. Sömürgecilik üzerine yazılar yazdı. Kürt grupların 1980 öncesinde Ankara’da düzenlediği gecelerin ‘şeref konuğu’ oldu. Dersim başta olmak üzere Kürdistan’ın birçok ilinde belki tabanı yoktu. Buna karşılık özellikle Amed’de biraz etkiliydi. Apocuların Kürdistan’da çalışmaya başlamaları tüm öteki gruplardan sonraydı. Buna rağmen halkçı yapılarıyla halkın kalbini ve kafasını kazanmasını bildiler. Kürt arifti ve kimin ne söylediğinden çok ne yaptığına bakarak karar veriyordu. Dolayısıyla tercihini Apoculardan yana kullandı. Burkaycılık hızla erirken Apoculuk toplumda giderek kök saldı. Eskinin anlı şanlı Kürt liderliğine aday Burkay’ı artık reformist-teslimiyetçi küçük-burjuva milliyetçiliğinin itibarsız şefiydi. Adamdaki kuyruk acısı buradan başladı.
Apoculuk daha sonra partileşti ve PKK adını aldı. PKK, bir eşkıya çetesi şefi ve ‘derin devlet’in adamı olan M. Celal Bucak’a karşı eylemiyle kuruluşunu ilan eden ilk Kürt partisi oldu. Burkay belki daha önce parti kurmuştu, ama adı ancak 12 Eylül darbesi sonrasında duyuldu. Daha önce varlığından kimsenin haberi yoktu. Açık ki Burkay kendi çalıp kendi oynuyordu.
Partileşmeye cesaret etmek Kürt halkı için tarihsel önemde bir olaydı. Bunu bir örgütlenme ve mücadele çağrısı olarak değerlendiren gençler, işçiler ve kır yoksullarının ayağa kalkışı gerçekten müthişti. Parti ilanı çöle yağmur yağmasına benziyordu. Her yerde büyük bir canlanma vardı. Devrimci gelişmenin önüne bir set gibi dikilen ajanlaşmış yapı, kurum ve kişiler her yerde mücadelenin öncelikli hedefiydi. Daha doğrusu mücadelenin hedefleyeceği güçleri doğru belirlediği için PKK toplumda bu kadar etkili olmuştu. Sözü edilen yapı özünde Kürdistan’da örgütlenmiş ve halka kan kusturan ‘derin devlet’in en önemli parçasıydı. Mücadele bu yapıyı çözmeye başlamıştı. İşte tam da bu noktada Burkay devreye girdi. Diğer grupları ‘Ulusal Demokratik Güç Birliği’ adı altında bir araya getirip PKK’ye karşı savaşa soktu. ‘UDG’nin bu saldırılarında en az seksen kadar Kürt yurtseveri katledildi. Sömürgeciliğe karşı şiddete başvurmamaya yeminli Burkay ve çetesi Kürt kanını dökmekte bir sakınca görmedi.
Burkay PKK’nin gerilla savaşını geliştirme çabalarına da ısrarla karşı durdu. Bu kez Avrupa’da Batılı efendilerin hizmetindeydi. Avrupa herkesi Burkay gibi denetimine alıp evcilleştirmeye ve Türk devletine karşı kullanmaya çalıştı. Ama PKK bu oyuna gelmedi, mülteci bir örgüt olmadı, bu yönlü eğilimlerle mücadele etti. Burkay ‘PKK’ Üzerine’ adlı ilk küfürnamesini bu dönemde yazdı. Amacı olası bir gerilla atılımının önüne geçmekti. Aynı süreçte gerillaya katılmaları için gençlere ve ailelerine çağrılar yaptı. PKK’nin gençleri kandırıp dağa çıkardığını sömürgecilerden önce o iddia etti. Öte yandan adı geçen küfürnamesi ile PKK’yi ‘terörist’ ilan etmek isteyen Avrupa’nın ihtiyaç duyduğu malzemeyi ilk o sundu. Bununla yetinmedi; CIA ve SAPO’nun ortaklaşa işlediği Palme cinayetini PKK’nin üzerine yıkmak için özel çaba harcadı. PKK hakkındaki sözde analizleriyle bu cinayette ‘Kürt izi’ni kanıtlamaya çalıştı. Bunun sonucunda sadece PKK’ye sempati duydukları için birçok insan mağdur edildi.
İt ürür kervan yürür derler ya, Burkay’ın, Batılı efendilerinin ve sömürgeci güçlerin saldırılarına rağmen, başlayan yeni dönemin devrimci mücadelesi kesintisiz devam etti. Kıvılcım bozkırı tutuşturdu, Kürdistan bir yangın yerine döndü. Ama bu ateşin içinden yeni bir ulus doğdu. Özgürlük örgütlenmesi ve mücadelesi halklaştı. Burkay tamamen silindi. Artık elinin altındaki kitleyi bile eğitip tutamayan bir müflis siyasetçiydi. “Bir dönem belediye başkanlığı bizdeydi” dediği Amed’de milyonlar bir ağızdan artık ‘Bijî Serok Apo!’ diye haykırıyorlardı. Halkın Öcalan’a bu bağlılığı ondaki kuyruk acısını daha da büyüttü. Bu yüzden tek kişilik bir hücrede ve hiçbir tutukluya uygulanmayan baskı ve kısıtlama ortamında on dördüncü yılına giren Öcalan’ın esaret yaşamı bile onu saldırılarının odağına Kürt Halk Önderi’ni yerleştirmekten alıkoymadı. Umut, Burkay’ın ekmeği oldu; ‘ya PKK bitirilirse’ ihtimali kendisini AKP’nin kucağına itti. Bir hainin örnek profilini şimdi orada bütün hatlarıyla şekillendirip sergilemeye çalışıyor.
Bu kucak sevdalısı zavallı şimdi gerçekten de hak ettiği yerdedir. Kendisini yerli yerine oturtmak Kürt Özgürlük Hareketi için büyük bir başarıdır. Tüm maskeleri düşmüş, altındaki tiksindirici Rayber suratı ortaya çıkmıştır. Bu nedenle ishal olmuş ağzından dökülen hiçbir sözün kıymeti harbiyesi yoktur. Yemeğin içine düşmüş sinek gibi yalnızca mide bulandırıyor. Kendisi AKP için yürüttüğü psikolojik savaşın yalan makineleri içinde sıradan bir makinedir, bir piyondur. Herkes şu gerçeği artık çok iyi biliyor: Erdoğan yönetimi için Ergenekon kendisini zorlayan herkesi bağlantılandırmaya çalıştığı bir tür cankurtaran simididir. PKK’nin Ergenekon ile bağı Burkay tarafından dillendirilirse daha inandırıcı olabilir diye düşünüyor olmalıdır. Bu yüzden kendisini transfer etmiştir. Ne de olsa ağacın içindeki kurttur, içeriden ağaca daha fazla zarar verebilir inancındadır.
Burkay PKK’nin derin devletle ilişkili olduğunu iddia ediyor. Oysa kendisi şimdi ‘derin’i ve ‘sığ’ıyla AKP’lileşen devletin içindedir. Bulunduğu yer tam da Yeşil Türkçü Ergenekon’a hizmet yeridir. Bülent Arınç’la birlikte “PKK’yi daha nasıl zorlayabiliriz” diye kafa yoruyorlar. Gerçek olan budur. Bu hainin PKK’nin derin devlet tarafından örgütlendirildiği iddialarına ise soru niteliğindeki şu tek kelimelik basit ama kesinlikle hak ettiği bir cevap vermek gerekiyor: YALANCININ?..