Recep Tayyip, Filistin’in Gaze bölgesine “ambargo” uygulayan İsrail’e karşı, yer yüzü vicdanının gürleyen sesiydi.
Filistinlilerin evini, iş yerlerini basan, gösteri yapanları tutuklayan “zalime” ses çıkarmayan, yüzünü döndürüp, gözünü kapatan Batı dünyasına yumruk sallıyor, dinmeyen bir enerjiyle suçlamalara sıralıyor, mahkum ediyordu.
Recep Tayyip’e göre, “Filistinli çocuklar, ambargo altında aç yatıp kalkıyor, korku içinde yaşıyorlar”dı.
Yalnız Batı ülkeleri değil, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin beş daimi üyesi de sessiz, hareketsiz kalarak, İsrail’in suçuna yardım ve ortaklık ediyordu.
Recep, bu söylemlerinin tam orta yerinde birden bire sinirleniyor, sesini alabildiğine yükselterek, “dünya, bu beşten büyüktür kardeşlerim” diye haykırıyor, kalabalıkların alkışlarını ruhunun üstüne döküyordu.
Bu kadarla da kalmıyor, askerleri, tarlada çilek toplayan Filistinli çocukları korkuttuğu için, İsraili kınıyor, Davos’da tartışma masasına oturduğu İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres’in yüzüne karşı, “siz çocuk öldürmeyi çok iyi biliyorsunuz” diyordu.
Kürdistan’a bomba yağmuru, Ceylan kız, Uğur oğlanın katli, Roboskî Katliamı, Nazilerin toplama kamplarını andıran tutuklamalar olmasa, insanın “ah ben senin insanlığını seveyim” diyesi geldiği bu ortamda, yandaşların doluştuğu bir gemi (Mavi Marmara), “insaniyet namına” ambargoyu kırma seferine çıkıyordu.
Filistin, gerçekte kimsenin umrunda değildi. Kimin acı çektiği de...
Ama, Müslüman Kardeşler (Hamas) iç politikada İslamı satma tezgahında getirisi olan iyi bir maldı. O nedenle, Filistin alıcısına, Yozgat kadar önde, önemde sunuluyor, “kutsal dava adına” savaş körükleri şişirilip boşaltılıyordu, numaradan…
Bütün bunlar olurken, gerilerde, “gün gelir, söylediğin sözün ağırlığı altında kalır, ezilirsin” anlamına gelen “büyük lokma ye, ama büyük laf etme” sözü ışıldıyordu.
Çünkü, İsraili suçlamak, kimsenin sabıka kaydını silip yıkayarak pak etmiyor, katillerin alınında kurumuş, katran karası olmuş kiri aklamıyordu.
Filistinli çocuklar için, yapay göz yaşı dökenlerin iktidarı, o sırada sekiz yaşındaydı. Katledilmiş Kürt çocuğu sayısı 183’tü. İçlerinde altı aylık, bir yaşındaki bebek de vardı.
Çocuk katilleri meçhul, katledilenler, “silahlarıyla birlikle ölü ele geçirilmiş terörist”ti.
Birazcık arka bulsa, Filistin’e ambargo nedeniyle, ilahi adalet adına İsrail’e savaş ilan edecek ruh haline bürünen Recep Tayyip, bugün TC rejiminin tartışmasız tek muktediri, ülke hayatının bütün damarlarını avucunda tutan baş efendisidir.
O insani ve de düzenlediği kokteylleri bile, televizyonlarda naklen Kuran okutma yayınlarıyla başlatacak kadar has Müslüman olan Recep Tayyip’in rejiminde Kürdistan, kendi halkına parsel parsel yasak, şehirler ise ambargo altındadır. Yasak şehirlere, yalnız yiyecek kamyonları, bebeklere süt taşıyan araçlar giremiyor.
Akşam karanlığı çökende, havan toplarıyla dövülüyor, şehirler. Gülleler damları, duvarları yarıp odalarda patlıyor, kokudan çatlamış çocuk haykırışları birbirine karşıyor.
Cizre’de yedi yaşındaki Baran’ın, Kızıltepe’de de Mazlum’un tek kurşunla katli çamur-çirkef medyası için, haber bile değildi. Onlar, İsrail askerlerinin 12 yaşındaki Muhammed Tamimi’yi göz altına almaya çabalamasını “vahşet” olarak göstermekle meşguldü...
Demek ki diyor insan. Tutulamayacak, sadaket gösterilemeyecek laftan uzak durmak gerekiyor. Ayağı yanmış gibi vayvela ederek ortalıkta dört dönüp, “Esad şehirleri bombalıyor” demek, dönüşü olan sözdür. Suratın orta yerinde patlayacak…
Kürdistan şehirleri bomba altında, görmezlikten gelmek ise utanmazlık hastalığıydı. Bulaşıcı ve girdiği kalıbı içten içe kemirerek, çürüten…
Ev baskınlarında gençler katlediliyor. Katledilmiş günahsızlar, “terörist” diye geçiyor, TC’nin resmi kayıtlarına.
Onların terörist dedikleri, Kürdistan’ın kutsalları.
Kürdün, devlet olmayan bu devletten hiç bir beklentisi yok. Nitekim, Silopili bir ihtiyar, “devletten ne bekliyorsunuz?” sorusuna şu cevabı veriyordu:
“Biz, bu devletten rahat durmasını bekliyoruz!..”
Celal Başlangıç’ın dünkü yazısından bir alıntıyla bitirmek istiyorum:
“1980’li yıllardan bu yana yaşanan savaşta beş çocuğunu yitiren Sakine ana, 80’lere gelmiş yaşına karşın, bir “yiğitlik anıtı” olarak kilimden bir yaygının üzerinde dimdik duruyor, dimdik konuşuyor:
- Erdoğan beni AKP’ye çağırdı. Randevusunu kabul etmediğim için bana üç ay hapis cezası verildi.
Sakine ana anlatıyor. O yaşta öyle bir dinamizmi, öyle bir inanç patlaması yaşıyor, derdini o kadar güzel anlatıyor, öyle “sır” konuşuyor ki, bazen kimi kastettiğini anlayamıyoruz:
- Adam katil. Gerilla cenazesi gelmezse, asker cenazesi gelmezse deliye dönüyor.”