Yine uzun bir aradan sonra tekrar merhaba! Gündem yoğun, Rojava’da süren işgal saldırısı maalesef tüm hızıyla devam ediyor. Bu yazının Amerika’yla ilgili kısmında geçenler keşke gerçekleşmeseydi de tüccar zihniyetli, tek derdi petrolün güvenliği olan ve Twitter üzerinden garip garip mesajlar veren kişi ABD Başkanı olarak seçilmeseydi diyeceksiniz eminim.
Serinin son iki yazısında büyük veri uygulamaları ve Cambridge Analytica (CA) şirketinin seçimlerin manipülasyonuna ilişkin operasyonlarına yer vermiştim. Şirket diğer ülkelerde belirli bir tecrübe ve birikim kazandıktan sonra ilk olarak Brexit (İngiltere’nin Avrupa Birliği’nden ayrılma) kampanyasını yürütenlere ballandıra ballandıra başarılarını anlatıyor ve sonrasında beraber çalışma teklifi götürüyor. Tabi ki ekip kabul ediyor ve birlikte çalışmaya başlıyorlar. Kampanyanın odağında leave.eu (Avrupa Birliğini terk et) adlı bir sayfa kuruluyor ve İngilizlerinin korkularına hitap edecek içerikler üretilip dolaşıma sokuluyor. Mesela “Avrupa Birliğine haftalık 350 milyon Euro ödeme yapıyoruz, bununla haftada bir hastane yapabiliriz.” ve “76 milyon nüfusa sahip Türkiye, vizesiz Avrupa’ya seyahat edebilecek, iyi haber mi?” cümlelerini örnek olarak verebiliriz. ‘Barbar Türkler’e karşı korkularını anlıyorum ama Avrupa devletleriyle yaptıkları gümrük anlaşmalarından ne kadar kar ettiklerini de haftalık ödemelerine kıyasla devede kulak misali çok düşük oranda olduğunu da paylaşsalarmış keşke.
Korkuların körüklenmesiyle ikna olup Brexit’i destekleyen İngilizlerin, referandumdan hemen sonra Google’a koşup Avrupa Birliği nedir diye sorduğunu da hatırlatmakta fayda var. Yani Brexit’e oy veren bazı seçmenlerin Avrupa Birliğine dair pek de fikri yokmuş aslında. Daha önce CA’da çalışan ama sonrasında şirketin tüm kirli çamaşırlarını ortaya seren Brittay Kaiser’in de dediği gibi öncelikle çeşitli opsiyonları değerlendiren yani kararsız olan seçmenleri belirle, sonrasında onları eğit ve bir seçeneğe yönelt stratejisi burada da başarılı olmuş.
Wired.com sitesinde çıkan bir habere Mainstream adlı bir site Brexit kampanyası için Facebook üzerinde sponsorlu gönderiler için 257.000 sterlin harcama yapmış. İşin ilginç yanı kimse bu sitenin kim tarafından kurulduğunu ve paranın kaynağını bilmiyor, Facebook hariç tabi. Onlara sorsak müşteri gizliliği deyip bilgi paylaşmazlar muhtemelen. Bu arada Mainstream sitesi şu anda aktif değil, amacına hizmet ettikten sonra devre dışı bıraktılar muhtemelen. Gelo Ruslar mı harcadı bu kadar parayı yoksa İranlılar mı? Düşünün artık herhangi bir devlet diğer bir devletin seçimine dijital olarak müdahale edebiliyor. Zaten pek de sağlıklı olmayan demokrasi için güzel haber olmalı.
Amerikan seçimlerinde Rusya’nın benzer operasyonla seçim sonuçlarını değiştirmeye çalıştığını kimse artık inkar etmiyor ama işin ilginç tarafı geçtiğimiz günlerde Facebook kurucusu Mark Zuckerberg, politika ile alakalı olarak dolaşıma sokulan reklamların içeriğinin doğruluğunu teyit etmeyeceklerini itiraf etti. Amerikan kamuoyunda bu açıklama, Zuckerberg Trump’ın yeniden seçilmesine destek mesajı verdi diye yorumlandı. Facebook’ta sponsorlu gönderi oluşturmak istediğinizde gönderinin önce onaylanması gerekmekte. Yani dilerse Facebook bu kontrolü devreye alabilir. Trump’ın seçim kampanyasına günlük 5.9 milyon dolar harcadığı bir ortamda, elbette ki Facebook bu pastadan büyük pay almak isteyecektir. Şaşırmayacaksınız biliyorum ama yine de paylaşmadan edemeyeceğim, Trump’ın ekibi başkanlık seçimleri öncesinde Facebook ile görüşmüş, bir nevi sosyal medya stratejilerini birlikte oluşturmuşlar.
Veri analizi kısmına gelecek olursak, CA şirketi Amerika’daki seçmenlere ait 5.000 farklı kategoride veri tuttuğunu Trump ekibi ile paylaşmış. En çarpıcı ve etkili veri toplama metotlarından birisi ise Facebook üzerinde geliştirdiği kişilik testi eklentisi olmuş. Eklentiye tıklayanlar, kişisel farkındalıklarını arttırdıklarını düşünürken eklenti arka planda onların hangi gönderileri/sayfaları beğendiğini, profillerinde paylaştıklarını, arkadaş listesini ve hatta arkadaşlarının da herkese açık olarak paylaşılan bilgilerini toplamış. Eklentiyi kullanan 270.000 kişi sayesinde 87 milyon Facebook kullanıcısının bilgileri ele geçirilmiş.
Serinin ilk yazısında sorduğum, seçimlerin sonucunun 3 şehirdeki (eyaletteki) toplam 70.000 seçmenin kararına bağlı olduğunu bir başkan adayı olarak bilseniz ne yaparsınız sorusunu hatırlayalım. CA şirketi bunun için öncelikli olarak “swing states” (seçimlerde iki parti arasında gidip gelen eyaletler) odaklanmış. Ki bu Amerikan seçim sistemi için önemli bir strateji çünkü bir aday bir eyaleti kazandığında o eyaletteki tüm delegeleri de kazanmış oluyor. CA da Trump’ın düşük oy alacağı baştan belli olan yerlere odaklanmak yerine dar bir seçmen kitlesini ikna etmesi durumunda tüm eyaletteki sandalyeleri kazanacağı eyaletleri çalışmış. Elindeki veri setlerinden ikna edilmesi kolay gözüken kişilere yönelik olarak içerikler hazırlayarak onları sosyal medya, blog, haber siteleri vb. birçok platformda tabiri caizse bombardımana tutmuş. Ve maalesef ki başarılı olmuş ve Trump gibi bir belayı dünya halklarının başına sarmış.
Günümüzde teknoloji çok hızlı ilerliyor ve ne yazık ki çoğumuz bunu yeterince anlayamıyoruz. Ayrıca teknoloji devleri de dokunulmaz konumda, bugün Facebook’un elindeki muazzam veri setini kimse denetleyemiyor ve bu verilerin aslında ne amaçla kullanıldığını kimse bilemiyor. Biz bireyler de teknoloji devleri için birer meta, alınıp satılan bir eşya gibiyiz maalesef. Ne zaman ki dijital verilerimizin de aslında bir maddi bir varlık olduğunu anlayıp onu korumak için ekstra çaba gösterirsek işte o zaman Facebook gibi parayı verenin yanlış bilgiler yaymasına imkan sağladığı platformların zayıflamasına bizler de katkı sunmuş olacağız.