Biz şunu iyi biliyoruz, faşizm sesten ve ışıktan korkar, çünkü diktatörlerin şarkıları olmaz. O zaman bu ceberut sistemden ve onun çürüten zihniyetinden kurtulmak için radikal bir toplumcu sanat komününü inşa etmenin zaman gelip geçmekte.

AKP dikta rejimi Türkiye’de iktidara geldiğinden beri toplumun ahlaki ve politik doğası dirhem, dirhem erimekle yüz yüze. Türkiye tarihinde görünmediği kadar her geçen gün toplum biraz daha yozlaşıp rayından çıkmakta. Gelinen aşamada toplumun heterojen yapısı yerini monist dikta rejimine bırakmış; tarihsiz, toplumsuz ve kültürsüz bir toplum olmanın kıyılarında gezinmeye başlanmıştır. Toplumu bir bütün demir kafes içine alan bu dikta rejim; toplumu insani ve ahlaki değerlerde birleştiren maddi ve manevi ilişkileri, hoyratça devre dışı bırakarak gayri ahlaki ve politik yöntemleri devreye sokmuştur. Ve ne yazık ki freni boşalan kamyon misali baş aşağı gidiş devam ederken, dikta rejim yeni bir facianın yaklaştığından da dem vurmaktadır. Bu kaotik tablo gözlerimizin önünde çizilip şekillenmeye devam ederken toplumun çoğunluğu bu tabloyu ya görmezden geliyor ya da ölü taklidi yapıyor. Bu tablo ile yüzleşmemek için nereye kadar kaçacağımız ise meçhul. Erdoğan ve ekibinin ‘Yeni Türkiye 2023-2053-2071’ sloganları havada uçuşurken ne yazık ki, sokaklara baktığımızda bu sloganlar ve çizilen toplum modelleri bir ütopyadan öteye gitmiyor. Ülke ekonomik olarak dibe vurmuş, dış siyasette bütün komşularla her an savaş pozisyonunda olan, her geçen gün daha da artan kadın cinayetleri, fuhuş, her türlü madde bağımlılığının cirit attığı bir toplumun eşiğindeyiz.

Peki, nasıl bu noktaya vardık? Özelikle 2013-2015 süreci ve 7 Haziran seçimleri ile birlikte doğan demokratik zemin Türkiye tarihinde bir dönüm noktasıydı. Açığa çıkan irade karşısında sudan çıkan balığa dönen AKP, bir U dönüşü ile ‘Yeni Türkiye’ye selam eskiye devam’ diyerek MHP özel harp dairesi ve MİT’le el ele vererek toplumu dejenere etmenin yol haritasını çizdi. Muhalif yazarlar, sanatçılar, akademisyenler, siyasetçiler ya zindanlarda tutsak edildi ya da diasporanın yolu gösterildi. Türkiye’de kalanlar ise körler ve sağırlar bir birini ağırlar misali el birliği ile her gün terörizm sloganlarını haykırmanın gururunu yaşamaktan kendilerini geri tutmadılar. Öyle ki, TV programlarında yemek tarifleri verirken bile Kürt düşmanlığının tarifesi verilmeye başlandı. Hiçbir şeyin açıkça konuşulamadığı, riyakârlığın ‘haslet’ haline geldiği bir yer oldu.

İnsan, yalanla nasıl yaşayabilir ki? Eğer bir hafta boyunca Türkiye’deki televizyon kanallarının yayın akışı, yayınlanan dizi ve konularını takip etme olanağınız varsa, o zaman yazıda dikkat çekmek istediğimiz konu daha iyi anlaşılacaktır. Haftanın ilk gününde Çukur, Söz ve sonu gelmeyen kahraman Arka Sokaklar dizileriyle yayınların startı verilir. Çukur isimli dizide mafya babası Kürt İdris’in güya hayatı konu alınır. Dizide insan öldürmekten tutun, fuhuş, madde bağımlılığı, çeteleşmenin ve racon kesmenin dersleri verilirken, ailecilik adı altında herkes bir paravan çete olup Kurtlar şebekesine dönüşüyor. Kimin Kurt kimin Kuzu olduğu ise belirsiz, her şey meçhul, kafalar dumanlı, akıl ise firarda. Söz dizisinde ise ulu vatanseverliğin ideolojik temelleri döşenirken ‘vatan varlığım sana feda olsun’ sloganlarının arkası kesilmiyor. Türk varlığının dışında diğer varlıkların inkar ve asimilasyonun reva olduğu vurgusu aleni empoze edilmekte. Tek Milet, tek vatan, tek bayrak bir Türk’ün vazgeçilmez erdemi, ilkesi ve yaşam felsefesi olurken, başka halkların varlığı ise beka sorunu oluyor.

Dersim katliamında yaptıkları gibi ‘çıbanın başını küçükken ezmeli’ dersleri verilmekte ve iliklerine kadar milliyetçilik pompalanmakta. Türk ordusunun şanlı tarihinin sonu ise gelmek bilmiyor, ‘Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım’ şiarı dizinin mihenge taşı oluveriyor. Bitip tükenmek bilmeyen senaryosuyla Arka Sokaklar’da ise, Rıza Baba öncülüğündeki bir mahşeri ‘fedai’ Türk polisi tam kadro işbaşında. Bunlar sadece bir akşam yayında olanlar, tabi birçoğunu da es geçiyoruz. Bunun yanında Eşkıya Dünya’ya Hükümdar Olmaz ise tek başına bir fenomen. Türkiye’nin bir protipi adeta. Dizi de mafya ile MİT ilişkisi, silah kaçakçılığı, kara para aklama ve MİT’in nasıl mafyadan beslendiği, istihbarat elemanlarının devlet adına nasıl kontra faaliyetler yürüttüğü ve bu faaliyetlerin siyasi iktidarla direk ilişkisi açık açık topluma seyreltilmekte. Tabi sonu gelmiyor dizilerin maşallah. Diriliş Ertuğrul ile de Neo Osmancıĝın dirilişi ve ecdatlarının hile hurdası, Panislamizm ve Pantürkçülükten dem vurulmak ile birlikte her ‘Türk asker doğar’ zihniyeti ile toplumu militaristleştirmek dizin öncelikleri arasında.

Eh, 2023 yılı dirilişin ve yenide doğuşun yılı olduğu için şimdiden hazırlık şart. Özellikle toplumun çocuklardan ve herkesin kaçınması gereken sosyal ve toplumsal olarak anksiyete semptomlarının baş gösterdiği bir iki filim daha var, onlara da burada yer vermek istiyorum. Evvela Avlu bu dizi tek başına işlenmesi gereken bir konu, ama özet geçeceğim. Ceza evinde geçen dizi açık bir şekilde özgür kadını hedef almakta, kadını tümüyle doğasından soyutlarken bir meta kraliçesi yapmayı da unutmuyor. Cinsiyetçiliğin kol gezdiği dizide, kadının yaşamda erkek egemenlikli sisteme teslim olmaktan başka çaresinin olmadığının altı çizilir. Toplumda erkeğe benzeştiğin ölçüde yer bulup yaşama tutuna bilirliğinin övgüleri ve yol yöntemlerinin zenginliğinin nişaneleri ise akla sığmayacak kadar vahim. Kadının hakikati ile bağdaşmayan örneklerle dolu olan filimde melankoliye, umutsuzluğa ve berduşluğa nameler dizilmekte. Dizilerde adeta majör depresyonik bir ruh hali hakkim. Elbette daha birçok dizi programı var, çekilmeyen, çekime hazırlanan ve test aşamasında olan programlara ise her geçen gün yenileri eklenmekte.

   

Şimdi yukardaki hipotezden yol çıkarak, neden her gün yeni cinayetlerin işlendiğine şaşmamak gerek. Bu kadar şovenizmin, dinciliğin ve cinsiyetçiliğin meşruluk kazandığı bir toplumda eşrefi mahlûkat olsanız ne yazar? İnsani olan bütün yargı değenlerinin bu kadar hiçleştiğine dünyanın hiçbir yerinde rastlanması hemen hemen mümkün değil. Elbette dünyanın farklı ülkelerinde ve farkı tarihlerde Mussolini, Hitler ve bugünün AKP’si hep vardı ve kapitalist sömürgeci sistem var oldukça da faşizm devam edecektir. Ama hiçbiri AKP-MHP özel savaş rejimi kadar zıvanadan çıkmadı. Sanki çağın en köhnemiş sistemi son perdesini oynarken sahnede, ne kadar marifeti varsa sergilemek istiyor gibi. Şimdi bu kadar algı bombardımanın olduğu bir toplumdan sağlıklı bireyler beklemek, Ağustos ayında karın yağmasını beklemeye benzer. Yeni Türkiye medya ve sosyal medyasındaki karşılığı daha vahim. Artık, ne pahasına olursa olsun haklı çıkmak istiyor ahali. Bu uğurda çiğnenmeyecek hiçbir ilke, yapılmayacak kötülük, edilmeyecek hakaret yok.

Tartışamamak ve özellikle ‘haklı çıkma’ tutkusu tüm yakıcılığıyla ortada. Sabah uyandığınızda yeni aile cinayetlerin ve sokak ortasında kaçırılıp tecavüz etikten sonra ölü cesetlerine bile haftalarca ulaşamadığımız her canın sorumlusu bu dikta rejim ve onun özel savaş ekibidir. AKP-MHP rejimi Türkiye tarihinde özel savaşın bizzat kendisidir. Bu dizilerde bilerek ya da farkında olmadan oyunculuk ve bu çarka hizmet edenler şunu iyi bilmeleri gerekir ki, MİT’in özel savaş lojmanlarında hazırlanan senaryolarına alet olunmamalı. Daha dün Efrîn işgali için alkış çalıp poz verenler için ne dedi reis, hatırlatmakta yarar var. ‘Biz şahadete inanmış insanlarız. Biz bunların bedelini ödemeye hazırız. Bunlar sanatçı müsveddesi. Bunun bedelini ödeyecekler. Kalkacaksın bu ülkenin Cumhurbaşkanını ipte sallandıracaksın. Şimdi yargıya git’ dedi. Yaa, bir diktatörden demokrat olmayı beklerseniz bir gün sonun bu olacağını unutmamak gerek.

Tarih anda yazılır, aksatmaya veya ertelemeye gelmez. Zaman affetmeyendir, asla tekrara asla bir saniyesini bile geri almaya izin vermeyendir. Yılmaz Güney, Apê Musa, Ahmet Kaya, Nazım Hikmet gibi toplumun sanat abideleri olabilmekte var, saray bahçelerinde bir demet kırmızı gül, karanlık bir aydın ve Yılmaz Erdoğan olabilmekte var. İşte burada ahlak ve vicdan devreye giriyor. Toplumu bu kokuşmuş çeteleşen yapıdan kurtarmanın zamanı çoktan gelmiş ve geçmekte. Bu işin öncülüğünü yapacak birileri varsa, sanat alanın da bunun gerçekleştirmesi artık elzemdir. Bu kadar kültürel ve sanatsal erozyona sesiz kalmak sadece bu ceberut sistemin ömrünü uzatmakta, dünya devrim tarihinde sanattın ve sanatçının rolü göz ardı edilir. Pablo Picasso’nun Guernica’sı olmasaydı yaşanan katiliyim zihinlerde ve kalplerdeki zindeliğinden söz edebilir miydik? Apê Musa tarihsel ve toplumsal olarak bir halkın trajedisi olan Ehmedê Xanî’nin Mem û Zîn destanını beyaz perdeye taşımasaydı ve toplumla buluşturmasaydı belki bir sır olarak kalacaktı. Mem û Zîn’de bu günün çağdaş ihanetçilerinden tutalım ulusal birliğin isyanı ve eleştirisi taa kalpten hissedilmekte. Yılmaz Güney Duvar filmini en kıt imkânlarla taa diasporalarda olmasına rağmen topluma taşımaktan geri durmayarak, devrimci bir görev ve sorumluluk bilip filmi tamamladı. Zindanlarda yaşanan o katliam ve insanlık suçları belki bir hikaye olup kalacaktı belleklerde, belki de unutulup giderdi. Zindan da olmasına rağmen bir an boş durmadı, onlarca senaryoya imza atı. Yine Nazım Hikmet ve Ahmet Kaya ve saymadığımız birçok sanat dehasını bu vesile ile saygı ve minnetle yâd eyliyoruz. Örneklerde de gördüğümüz gibi sistemin dışına çıkınca da bir hayat var demek, 'İşin özü bu istemi reddedebilme cesaretini gösterebilmek' ile başlar, gerisi kendini kandırmaktan öteye gitmez. Sanat hakikatle bağını yitirdiğinde, o zaman diktatörlere hizmet etmeye başlamış demektir. Biz şunu iyi biliyoruz, faşizm sesten ve ışıktan korkar, çünkü diktatörlerin şarkıları, türküleri olmaz. O zaman bu ceberut sistemden ve onun çürüten zihniyetinden kurtulmak için radikal bir toplumcu sanat komününü inşa etmenin zamanı gelip geçmekte. Biz inşa etmesek saray soytarıları ve devşirme kemik yalayıcıları bu toplumun insani olan her şeyini bozmak için kene gibi toplumun ahlaki ve politik olan doğasını çürütmenin eşiğine getirecekleri aşikâr...

NOT: Bu yazı yazılırken RTE 8 kişiden oluşan bir Sinema Komisyonu’nun kurulduğunun zaferini deklanşörlerin ışığının parlamalarının altında imza attı. Toplantıya katılanlar ise bir nevi yozlaşmaya, sansüre alkış tuttu.