Diktatörlükler, yarı çıplak, yalın ayak gelip gasp yoluyla lükse konan hırsızlar çetesinin kanlı düzenidir. Bütün diktatörler, akıl dışı bir şartlanmışlıkla, kendilerini insan üstü bir varlık olarak görür, önlerinde serili hayat çizgisinin de, Tanrısal bir bağışla, sonuzluk boyunca, kesintisiz uzamaya devam ettiğine inanırlar.
Bu sonsuz hayatı, lüks içinde yaşamak için, durmadan çalar, gasptan soyguna koşarak servet yığınağı yapar, muhtemel düşmanca engelleri aşma çabasıyla da cinayetler işler, işkence yöntemlerini geliştirirler.
Bütün diktatörlüklerin ortak özelliğidir bu durum ve olgular.
Latin Amerika’nın en namlı diktatörlerinden Dominikli Rafael Trujillo, potansiyel düşman olduğuna inandığı herkesin katili ve ülkesini soyan bir hırsızdı. Gözle görülen her şey, fabrikalar, çiftlikler, ticaret merkezleri onun, ülkenin “hanımefedisi” olan eşi ve “küçük teke” diye anılan oğlu Ramos adına kayıtlı veya haraç toplayan olarak kayıt dışı ortaktılar.
Yakın çalışma arkadaşları ve hizmetimdeki askerlerin eşleri, kızları başta olmak üzere, ülke kadınları da Başkan Trujillo’nun malıydı. Bazı megelomanyak diktatörleri canları istediği ülkenin iç işlerine dalıp nizam vermeye kalkışıyor, aile boyu istedikleri kadar alıyor (çalıyor) ya, Dominikli de kendini bütün kadınların sahibi sanıyor, hoşuna gideni alıkoyuyordu. O nedenle, halk arasındaki adı “teke”ydi. Öldürülmesinin “teke şenliği” olarak anılması da bundandı.
Artık geçmişin adı olan Latin Amerika diktatörlüklerinde vaziyet böyle de “Türk tipi demokrasi”de hal ve gidiş farklı mı? Bilemiyorum, ama tek ceket ve dibi yamalı ayakkabı, parmakta bir alyansla gelenler, koltuğa yerleşir yerleşmez, karşımıza “servetlerin efendisi” kılıklı olarak çıkıyor, çocukları, kayınço ve biraderleri yattan, kattan sıçrayarak deniz ticaret filosuna konuyor, arsa, bina cinsinden her cinsten taşınmazdan neyi beğenirlerse adlarına, ses kayıtlarına göre müteahhitlerden gelen haraç payının en ufak rakamı, milyon dolar olarak not ediliyordu.
Aslında kim gerçek müteahhit, hangisi vekaleten müteahhit, yani efendisinin taşeronu o da belli değil, rivayetler çeşitli ve saray kapılarında haraç payını ödemeye gelenler dizi diziydi.
İçlerinde, en ünlüsü Mehmet Cengiz‘di. Kimin gizli, kaydı saklı ortağı, hangi Reisin taşeronu olduğu öte yana, ona Sarayın müteahhit cinsinden soytarısı diyenler vardı. Sarayın medyasını yaratıp yaşatma havuzuna, bir çırpıda boca ettiği 60 milyon dolarla bu hakkı elde etmişti.
O günden sonra, reislerin reisinden “yürü ey ortağım” komutu almış gibi, güleçti yüzü. Çünkü, İstanbul’un bugüne kadar el değmemiş, balta girmemiş korulukları, o günden sonra talanına açıktı. Altın kokusu aldığı Artvin dağlarını, karlı bir kış günü, “bilinmeyen sebepten” ve de bir kaç yerden aynı anda yangına yakalanıyor, yangın onun istediği bütün alanları sarıp ağaçları yakarak, toprağı çıplak ediyor, orman vasfını öldürüyor, Mehmet Cengiz’e sunulur kıvama getiriyordu.
Makinalar Artvin dağlarını alt üst ededursun, Mehmet Cengiz bir başka cephede atakta, Reis Hazretleri adına medya (Haber Türk gazetesi ve Haber Türk TV) işleteni olan Turgay Ciner’in de içinde yer aldığı bir ortaklıkla, Kürdistan talanındaydı. Ciner, polis ve ordunun koruması altında Kürdistan’ı soymada ustalaşmışlardı. Kürtler onu, Şırnak kömürleri hırsızlığından tanıyor, biliyorlardı. Mazı Dağı (Çiyayê Maziya) yeni soygun veriydi. Oldukça da verimli…
Verimli çünkü, dağ baştan başa Fosfat madeni yatağıydı. Bu maden, pek çok sanayi dalında ham maddeydi. Tarımda kullanılan gübrenin de başlıca ham maddesi…
Kuzey Afrika’daki bazı (Tunus gibi) yataklardan sonra, dünyanın en kaliteli madenine sahipti, Mazı Dağı. Bu maden bir ara Eti Bank tarafından işletilmiş, fakat 1974 yılında terk edilmiş, sanayi için gerekli ham madde, ithalat ile karşılanmaya başlamıştı.
Asıl patronunun kim olduğu, kimsenin bilmediği, öteki kazanç kulvarlarında olduğu gibi sahip tabelasında Cengiz ile Ciner adının tabelada yazılığı ortaklık şimdi, talan için, Mazı Dağı’nın tepesine tünemiş. Rahatsızlık veriyor diye etraftaki köylerin boşaltılmasını, en az bin kişilik bir nüfus kitlesinin yerinden kopmasını istiyor. Bin Kürdün daha, kendi yurdunda evsiz, işsiz, barınaksız kalmasını…
IŞİD düzeni budur. Kürdistan’ı Kürtlerden çalmak için, IŞİD yöntemlerini taklit ederek talana çıkıyor, insansızlaştıyorlar. Oy alamadıkları için Sur’u, Botan’ı yakıp yıkarak insansızlaştırmaya çıktılar. IŞİD de destek alamadığı yerlerde bunu yapıyor.
Ve Yüz yıldan beri, Kürdistan’da çalamadıklarını, talan edip götüremediklerini yakıyor, yıkıyor, paramparça ediyorlar.
Biz onları asker sanıyorduk. Askerler, silahlı güçle savaşıyordu. Bunlarsa en son Şapatan Köyünü basıp ev soydular, para, kadınların takılarını çaldılar. Sonra Botan’da, karşı koyacak gücü, dermanı olmayan ceylanların, Kürdistan tilkileri (kızıl tilki), Kewa Gozer’lerin barınaklarına saldırdılar. Nuh Peygamberin mekanı Cudi Dağını, Medlerden beri bütün Kürt uygarlıklarının tanığı Dera Dağı, Gabar’ı ateşe verdiler. Güneşin yedi rengini bir arada ışıldatan Kürdistan orkidelerini, uçamayan keklik yavruları, kelebekleri yaktı, barbarlar…
Dersim yanıyor. Dersim dağlarında ceylanlar da yanıyor. Çalamadıklarını yakıyorlar.
IŞİD da böyle. İkiz kardeş bunlar. Yalnız insani olan değerlere değil, dağa, taşa, sulara da düşman. Dağlar ve suların can verdiği her şeye ve Kürtlere ait diye güneşin renklerine…