Bu proje, ABD’nin Ortadoğu projesinin pratikteki bir adımıdır. Düşünce buna hizmet etmektedir. Aksi durumda Alevilere hakaretler yağdıran F.Gülen’le kendisine Aleviyim diyen birinin bir araya gelmesi mümkün değildir. Kaldı ki, F.Gülen ta 1960’larda kurulan Komünizmle Mücadele Derneği’nden tanınmaktadır. Tıpkı Tayyip Erdoğan ve Abdullah Gül gibi. Yine İ.Doğan Hoca’yı (ona artık böyle demek gerekiyor) 1993 sonrası çok partili sisteme geçildiğinde ve parti kurma yasağı kaldırıldığında Turgut Sunalp paşa ile birlikte Türkeş’in talimatıyla MHP’nin devamı olan Milliyetçi Demokrasi Partisi’nin kurucusu olarak da hatırlıyoruz. Yine bu zatı, Maraş katliamı sanıklarından olan M.Serdar Çelebi’yle olan dostluğundan ve bunu açıkça dillendirmesinden biliyoruz.
İ.Doğan Hoca’nın Alevi dernekleri tarafından düşkün ilan edilmesi de hatırlardadır. Bugüne kadar ne bir Alevi katliamı yıldönümüne katılmış ve ne de kınamıştır. Nasıl ki, CHP’nin görevi sol muhalefeti denetim altında tutmaksa, İ.Doğan ve benzerlerinin görevi de Alevileri devrimci, demokrat; sol-sosyalist ve özellikle de Kürt muhalefetinden uzak tutmaktır. Zaten Demirel İ.Doğan için, “ona CEM vakfını Alevilerin PKK’den uzaklaştırılması amacıyla ben kurdurttum” dememiş miydi! Zaten CEM’in açılımı da “Cumhuriyetçi Eğitimciler Vakfı” dır. Bu vakfın “Anadolu İnanç Önderleri Üçüncü Toplantısı Program Kitapçığı”nı inceleyenler görecektir ki, içindeki şemalar emniyet ve ordunun hizmet ve örgütlenme şemalarına çok benzemektedir. Kitapçığın ara başlıkları ise, tam bir devletin resmi diliyle yazılmıştır:
“Şube Müdürlüğü”, “Personel Daire Başkanlığı”, “İdari Kurulu”, “Alevi İslam Din Hizmetleri Başkanlığı” gibi. Bu broşürün ilk sayfasında “...ulusal birliğimizin pekişmesi, kötüye kullanılmasının önlenmesi, Türk-İslam anlayışının ve İslamın yüce değerlerinin tüm insanlığa sunulması...” cümleleri de kime hizmet ettiğinin bir kanıtıdır. Altındaki imza ise İ.Doğan Hoca’ya ait. “Anadolu ve İnanç Önderleri Toplantısı”nın “danışmanlar ve oturum başkanları”nın bazıları ise şunlar: A.Yaşar Ocak (İstanbul İlahiyat Fakültesi’ni tamamladıktan sonra İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih bölümünü bitirdi. Aynı fakültede asistan oldu. Doktorasını Strasbourg Üniversitesinde, doçentlik ve profesörlüğünü ise Hacettepe Üniversitesi Tarih bölümünde yaptı), N.Kemal Zeybek (Tarım ve Toprak Reformu Müsteşarlığı Teftiş Kurulu Başkanlığı, Gümrük ve Tekel Bakanlığı Müsteşarlığı ve Bakanlık Müşavirliği, Özel Sektör Yöneticiliği, Başbakan ve Cumhurbaşkanı Başdanışmanlığı, Ahmet Yesevi Üniversitesi Mütevelli Heyeti Başkanlığı, XVIII.ve XX. Dönem İstanbul Milletvekilliği ile 2. Özal Hükümeti’nde, Yıldırım Akbulut Hükümeti’nde Kültür Bakanlığı ve Refahyol Hükümeti’nde Devlet Bakanlığı yapmıştır.) Niyazi Öktem (1989 yılında Fransız Palmes Académiques tarafından Légion d’honneur Şövalye unvanına layık görülmüştür.) İşte İ.Doğan Hoca efendi’nin yandaşlarından bazıları. Gerisini varın siz düşünün. Ne kadar da devlet kokuyor değil mi?
Şimdi tekrar başa dönelim ve bir bakalım cami-cemevi-aşevi önerisi iyi niyetin bir adımı mıdır?
ABD emperyalizmi, dış müdahaleleri sadece askeri olarak yapmanın kendisini zorladığını ve geleneksel devlet kadar geleneksel kültürlerinde direndiğini gördüğünde, bunlarla sürekli savaşarak bölgeye hakim olamayacağını da anlamıştı. Bu nedenle kendi politikasına zarar vermeyecek kadar bölgenin kültürel değerlerine dayanan, bu değerleri dillerine dolayan ve belli ölçülerde sahiplenen ama kendisiyle de işbirliği yapan bir işbirlikçi İslam anlayışını geliştirmeye ihtiyaç duydu. Böylece toplumsal krizlerinde önüne geçmeyi hesaplıyordu. Çünkü Sovyetler Birliği’ndeki çözülmeyle “Yeşil Kuşak” projesinin de yenilenmesi gerekiyordu. İşte bugün Fethullah Hoca’nın Pensilvanya’da oturması bu yeni projenin bir parçasıdır.
ABD’nin çıkarlarına zarar vermeyen yeni bir islamcı anlayışın tarihi 1950 ve 1960’lı yıllara dayanmakta ve Türkiye’de Sovyetlere karşı dinin kullanılması ihtiyacının bir ürünüdür. İşte AKP ve Fethullahçıların o yıllarda Komünizmle Mücadele derneklerinde ki şekillenmesinin çok kısa anlatımı budur. Demek oluyor ki bu adımla “Alevi” ve “Sünni” inancına sahip olanları aşevindeki yemek hanede bir araya getirerek kaynaştıracak, “biz de Ali’yi ve ehlibeyti seviyoruz. Onlar da namaz kılar, hacca gider ve Ramazan orucunu tutarlardı. Sizi özünüzden uzaklaştırmışlar...” diyecekler. Ya sonra? Sonra Diyanet işlerinin yanında İ.Doğan’ın önerdiği “Alevi İslam Din Hizmetleri Başkanlığı” içinde devlete bağlayacaklar. Ve daha sonra da ara ki Alevi bulasın noktasına getirecekler. Bunu da şimdiden barış ve kardeşlik gibi güzel sözlerle yapacaklar. Aklıma bonbon şekeriyle kandırılıp tecavüz edilen küçük kız çocuklarıyla ilgili haberler geliyor. Bunlar da kültürümüze tecavüz ediyorlar. Bu saldırıya evet diyenler de aslında bizlere rıza göstermemizi istiyorlar. Ne diyelim onlar alışmış. Ama bizler teslim olmayanların geleneğinden geliyoruz.
Öyleyse ne yapmak gerekir?
Madem ki onlar iki cepheden saldırıyorlar, o zaman Aleviler ve siyasal İslama hayır diyen müslümanlar da iki cepheden bunların oyunlarını teşhir etmelidir. Ortak mitingler, yürüyüşler, toplantılar, tüm alevi derneklerine ve camilere faxlar çekerek, ortak TV programları, basın açıklamaları, afişlemeler, bildiriler, seminer ve panellerle, gerçekleri açıklama kampanyaları şeklinde bir karşı koyuşu örgütlemelidirler.
Cami-cemevi-aşevi kimin evi?