Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın en ufak bir eleştiriye bile tahammülü yok. Ağzından çıkan her laf bir tartışma konusu. Hatta tartışmanın da ötesinde kavgaları dinamitleme kıvılcımı. 

‘’Komutanların tutuklanmasına gönlüm razı olmadı’’ diyor. 

Peki “Her tutuklanana karşı paşa gönlün neler hissediyor” diye sorulmalı mı?  Gazetelerde ise, “Cumhurbaşkanı Erdoğan, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin tarihin her döneminde tehlikelerle karşı karşıya kaldığını anımsatarak, yakın zamanda eski Genelkurmay Başkanı ve subayların tutuklanmasının da bu kapsamda değerlendirilmesi gerektiğine vurgu yaptı” diye yazılıyor. Silahlı kuvvet deyince zaten elinde devletin silahıyla dolaşan veya silahlı emir kulu olmayı meslek edinen insanın hayatı her an risklerle dolu. Kendisi bile söylemişti Başbakan iken: “TSK öyle yan gelip yatma yeri değildir” diye. Hem o tehlikeli işi fahri görev olarak değil, dolgun maaş karşılığında yapıyorlar. 

Gönlünün razı olup olmaması şu anlama gelmiyor mu? Demek arzu ettiği durumlarda insanların evlerinin basılması, durup dururken kıskıvrak yakalanarak hapse atılması, yürütme organı olarak yeşil ışık yakmasına bağlı. Bunlar olurken üstelik bağımsız yargıdan bahsediyor. Bunlar biribirlerini tetikleyen çelişkiler değil mi? 

‘’Kürt sorunu yoktur’’ demek, Erdoğan’dan önceki iktidarların, hatta askeri vesayet altında ses çıkaramayan iktidarların dilidir.  Cumhuriyet tarihinden beri Kürt milleti külliyen inkar edildi. En azılı insanlık düşmanı askeri diktanın faşist generaller yaşamı Kürtlere zehir edince elbette birileri böyle bir devlete isyan edecekti. Bu söylem en fazla o insanlık düşmanlarınca ifade edildi. “Kürt sorunu yok, terör sorunu var” dediler. Sol veya sosyal demokrat diye geçinenlerin çoğu da ağalık ve “feodal düzen”den dem vuruyorlardı. Sanki Kürtler aç kaldı da onun için dağa çıktılar.

Barışçıl, demokratik bir şekilde mitinge çıkanlara diyeceği yokmuş Cumhurbaşkanı’nın... İlle de molotof atanların, yakıp yıkanların peşinde olduklarını söylüyor. Peki o molotof “bomba”ların fitilini ateşleyen veya direkt atanların devlet içi ajan, provakatörler olmadığını nereden biliyorsun diye sormazlar mı? Eski İçişleri Bakanı olan İdris Naimi Şahin bu karanlık işleri itiraf ederek, İstanbul’da halk otobüsüne atılan molotofla hayatını kaybeden genç kızın failinin MİT olduğunu açıkladı. 

Kürt’ten bakan oluyor, başbakan hatta cumhurbaşkanı bile oluyor diyor sayın Erdoğan. Ve ‘’daha neyin eksik’’ diye bir de soru soruyor. O soruyu TV’de canlı yayında Selahattin Demirtaş‘a sormaya da cesaret edemiyor. Kürt elbette bakan veya başbakan olabilir ama şu şartla: Kendi kendisini ve Kürtleri inkar ettiği sürece. 1978 -1980 yıllarında Şerafettin Elçi bakan iken “evet Türkiye’de Kürtler vardır ve ben de bir Kürdüm” dediği için yargılandı ve 2,5 yıl hapis cezasına çarptırıldı. 

Yalaka Kürtlerin sorunu yok elbette. Sorun şeref ve haysiyetini en ön planda tutan Kürtlerindir. Bu da uluslararası evrensel beyannamede öngörülmüş olan doğuştan bir haktır. AB kriterleri de buna işaret ediyor. Sonuç olarak; demokratik hak ve özgürlüklerden çark etmenin mkanı yoktur

Demokratik bir ülkede siyasiler ve özellikle de Bakan, Başbakan veya Cumhurbaşkanları külhanbeyi diliyle değil, diplomatik bir dille konuşurlar. Tartışma yaratacak iddiaları ortaya atmazlar, meydanı boş bulup da atıp tutmazlar, TV’den karşılıklı söyleşilerle atışırlar.