Bu Cemaatçi polisler, Cemaat TV’lerindeki dizileri izliyor.
Bu dizilerden birisi de “Şevkattepe”…
Dizi şu sıralar Cemaat’in Hükümete karşı kavgasını PKK düşmanlığı üzerinden yürütmek amacıyla, son derecede ilkel, kaba ve düzeysiz, ama aynı zamanda, Hükümetin her Allah’ın günü Kürt halkının üstüne sürdüğü “kışkırtılmış” polisi tımarhanelik hale getirecek ölçüde de “etkili”...
Bu öyle bir “provokasyon” ki, örneğin PKK şehitlerinin mezarlarıyla ilgili gösteri yapan Kürtleri “dağıtmak” üzere emir alan bir polis, eğer o diziyi izleyen bir polis ise, ta Amerikalar’dan silahlı provokasyon yapma emrini beklemeden, silahına sarılabilir ve kan dökebilir.
Cemaat TV’leri PKK’nin şahsında Kürt halkına öylesine ağır ve tehlikeli bir “nefret kampanyası“ yürütüyor ki, bu kampanya, örgütlü bir yapının merkezi “katliam direktiflerine”, emin olun ki gerek bile bırakmıyor.
Bu yayınlar, şu sıralar Kürdistan’da giderek tehlikeli işaretleri ortaya çıkan “provokasyon” hazırlıklarının kaynağını ele veriyor.
Cemaat medyası tıpkı Sözcü ya da Aydınlık gibi “radikal ulusalcı” yayınların kullandığı yöntemle AKP’ye karşı savaşıyor. Tıpkı onlar gibi, AKP’yi PKK ile ittifak halinde gösteriyor. Böylece Türk kamuoyundaki anti-Kürt ırkçı önyargıdan yararlanmaya çalışıyor.
İyi de başarıyor mu?
Elbette başarıyor.
İşte geçtiğimiz gün TBMM’de BDP’nin Hükümet raporuna koyduğu “şerh”te geçen “Türkiye Kürdistanı” kavramına karşı saldırıyı AKP sözcüsü başlattı. Zabıtlardan “Kürdistan” kavramının çıkarılması kararı, AKP’nin dayatması, CHP ve MHP’nin desteklemesi ile alındı.
Oysa Başbakan Amed’de, “ilk defa” Kürdistan sözcüğünü kullanmıştı. O günlerde Hükümet yanlısı medya, Kürt halkını kolayca kandırabileceğini sanıyordu. Böyle sandıkları için, Başbakan’ın “Kürdistan” sözcüğünü kullanmasını öylesine abarttılar ki, duyan, gören de, Kürt sorununda muazzam bir çözüm adımı atıldığını sandı.
O söz söylendiği zaman bizim gazetemiz, bu sözün aslında “laf” olduğunu ısrarla vurguladı. Türk devletinin şu ana kadar hiçbir yasasında, hiçbir kararnamesinde ve hatta hiçbir resmi kağıt parçasında “Kürt, Kürt dili ve Kürdistan” sözlerinin geçmediğini hatırlattı.
PKK önderi Öcalan, geçtiğimiz gün Ada’ya giden BDP heyetine, “hukuki bir formülün ya da yasal bir temelin olması gerektiğini ifade etti. “Burada yaptığımız toplantı bile korsan bir yöntemle yapılıyor; çünkü ne kadrosu, ne belgesi var” dedi. Bu toplantıların kadro, belge ve yasasının olmasını istedi; bunu da ‘müzakerenin olmazsa olmazı’ diye nitelendirdi. “Şimdi siz de, biz de, heyet de suç işliyoruz. Yasal zemine oturtulması gerekiyor. Yasal zeminin acilen yapılması gerekiyor” dedi.
Öcalan’ın bu talebinin ne kadar acil ve hayati olduğu, yukarıda sözünü ettiğimiz TBMM’deki skandal ile kanıtlandı…Başbakan’ın ağzından çıkan “Kürdistan” sözcüğünün her hangi bir yasal-resmiyet kazanmaması durumunda beş paralık değeri olmadığı bir kere daha görüldü.
O nedenle, AKP sözcülerinin “Kürt kimliğinin ve dilinin inkarına son verdik” sözü de, tıpkı şu anda yürüyen “İmralı görüşmeleri” gibi hiçbir yasal dayanağa sahip değildir.
Eğer AKP zaman kaybetmeden, çözüm sürecini resmileştirerek “geri dönülmez” bir hale getirirse, çözüm sürecine karşı provokasyonları önler. Çünkü Cemaatçi unsurların provokasyonlarını cesaretlendiren ve umutlandıran, çözüm sürecini geriye döndürmeyi imkansız kılacak bir devlet kararı haline gelmemiş olmasıdır. Tersi durumda, AKP, bu provokasyonların seline kapılır ve bizzat kendisi yeniden “savaş partisi” haline gelerek, kendi sonunu hazırlar…
Cemaatçi provokasyon ve sürecin ‘yasallığı’
Devletin Emniyet kuvvetleri içinde Cemaat’in çok ciddi bir şekilde örgütlendiği çok açık.