Erdoğan-Bahçeli diktatörlüğü tekçilikte inat edip saldırdıkça ülkeyi bir bütün olarak ateşin içine atıyor.
„Devletin beka sorunu vardır, mevzu-u bahis olan devlet ise gerisi tefruattır“ diyenler birleşti ve OHAL ilan ederek bir dikta rejimi kurdular. TEK-TEK diye diye kurdukları TEKÇİ diktatörlük içte ve dışta ülkeyi felakete doğru sürüklüyor.
Toplumdaki çürüme ve çatışma o hale geldik ki, eski milletvekili Aysel Tuğluk’un annesi Hatun Tuğluk’un cenazesini defnetmek bile büyük bir sorun oluyor. Irkçı-dinci-mezhepçi çetelerin tekbirli saldırılarından sonra cenaze mezardan çıkarılıp Dersim’e götürülüyor.
Devletin bütün sorumluları ya da sözcüleri açıklama yapıp cenazeye saygıdan söz ediyorlar. Saldırganların yakalanacağını söylüyorlar.
Tam bir trajedi. Bu baylar ve bayanlar yoldaki kuru kalabalık değil. Devleti yöneten, iktidarda olan kişiler. Bu kişiler her fırsatta dinimizin yüceliklerinden, cenazeye saygıdan söz ederler.
„Kim, bir insanı ...........haksız yere öldürürse, bütün insanları öldürmüş gibi olur.“ ayetini okuyup dururlar.
Ama yaptıkları söylediklerinin tamamen zıddıdır.
Aysel Tuğluk’un annesinin cenazesi Ankara’da bütün milletin ve medyanın gözü önünde saldırıya uğradı. Bu nedenle devlet yetkilileri göstermelik sözde kınamalarla konuyu kapatmaya çalışıyor.
AKP şefleri iktidarları boyunca kendi emirleriyle işlenen cinayetlerin ve insanlık dışı zulmün hesabını verebiliyor mu?
Roboskî’de İHA’larla izlenip katledilenlerin aileleri her hafta eylem yapıp katillerin hesap vermesini istiyor. Erdoğan-Bahçeli çetesinin umurunda bile değil. Şimdi SİHA’larla katliam yapıyorlar.
Gezi direnişinde gençleri öldürenler aramızda dolaşıyor. Erdoğan o konuda „Türk polisi kahramanlık destanı yazdı. Emri ben verdim“ diye efeleniyordu.
AKP çetesinin cenazelere karşı ilk saygısızlığı değil bu. Daha yakında, Cizre’de, Sur’da insanlar bodrumlarda yakılıp öldürüldü. Paramparça cenazeleri kepçelerle hafriyat diye çöpe döküldü.
Şırnak’ın Silopi İlçesi’nde, 57 yaşındaki 11 çocuk annesi Taybet İnan (Taybet ana) komşusundan dönerken açılan ateş sonucu öldürüldü. Cenazesi yedi gün sokakta kaldı.
Rojava’da katledilen devrimcilerin cenazeleri haftalarca sınırda bekletildi.
Şırnak’ta katledilen Hacı Lokman Birlik’in cenazesi polis panzerine bağlanıp sürüklendi. Üstelik bunu kaydedip yayınlayanlar da katliamcı polislerdi.
‘Ekin Wan’ kod adlı Kevser Eltürk adındaki kadın gerillanın cenazesine işkence yapılıp çıplak olarak teşhir edildi. Resimleri sosyal medyada yayınlandı.
Yıllardır gerilla cenazelerine yapılan işkenceler, kulağı-burnu kesilen insanlar ve onlarla „Kahramanlık hatırası“ olarak fotoğraf çektiren güvenlik görevlilerinin resimleri çok yayınlandı. Bu vahşeti yapanlara bir ceza da verilmedi. Tersine çoğu terfi ederek görevlerine devam etti.
Irkçı-dinci-mezhepçi çetenin faşist diktatörlük rejiminde sadece toplumun maddi zenginlikleri değil, toplumun bütün manevi değerleri de talan ediliyor, çalınıp çarçur ediliyor.
Bütün manevi değerleri de çöpe atılan toplum tam bir çürüme ve infisah(bozulma-kokuşma-dağılma) aşamasına gelmiş bulunuyor.
Van depreminde felaketzede halka „Ooh, iyi oldu size, müstehaksınız“ diye yayın yapan TV’ler gördük.
Suruç, Ankara ve Amed katliamlarında devletin havası da böyleydi. Zaten katliamcıların hiç birisi de yakalanmadı, yargılanmadı. Katliamcıların kini stadyumlardaki halka da yansıdı.
Bu sistemin prototipi olan Melih Gökçek, ırkçı-faşist kafasının yarattığı saldırganlık ve suçlarla sicili kabarık bir kişi. Amerika’daki fırtına-sel felaketine bile seviniyor ve daha beter felaketler olması için beddua ediyor.
Savaşta bile cenazelere, esirlere iyi davranmak ve savaş bittiğinde iade etmek şarttır.
İnsanları barış içinde, birlikte yaşatmasını beceremeyenler cenazelerini birlikte kaldırmayı hiç beceremezler. Cenazeler de yeni bir savaş nedeni olur.
Haktan, hukuktan, insanlıktan bu kadar kopmuş bir sistem ne kadar kan dökerse döksün, ne kadar katliam yaparsa yapsın yıkılmaya mahkumdur. Çatırdayan bu kanlı sistemin temelleridir.