
Yürüyüş hazırlıklarının gözden geçirildiği Cenevre’deki geniş toplantıda ilk hissettiğim bu oluyor!
KON-KURD’un çağrısı üzerine Cenevre’ye gelen her Kürt, kalbine vakitli- vakitsiz kan, acı ve gözyaşı akıtan hikayesiyle birlikte gelmiş. Sözleri, söyledikleri, söyleyemedikleri kanlı ve acılı geçmişe dair kalın izler taşıyor.
Tertip Komitesi adına yürüyüşle ilgili bilgi veriliyor. Katılanların isimleri okunuyor. İsmi okunan ayağa kalkıyor ve kendini tanıtıyor. Her ismin ardından mağrur acıların dağlandığı bir bakış, bir hüzünlü yüz kalıyor.
Yürüyüş boyunca konuşmak üzere bazı isimleri not ediyorum. Bunların arasında Mehmet Emin Yıldız da var! Ancak, ilk gün başarılı olamıyorum. Zira, ilerleyen yaşına ve başına musallat olmuş sağlık sorunlarına rağmen yürüyüşe katılan Yıldız, Cenevre-Nyon arasındaki zorlu yürüşte hastalanıyor ve hastaneye kaldırılıyor.
Sağlık Komitesi’nin ısrarına rağmen yürüyüşten ayrılmayan Yıldız’la ancak Cuma akşamı sohbet edebilme fırsatı bulabildim.
Onun uzun ve çoğu kendinde saklı hikayesi tek kelimeyle yürek yakıyor!
Yıllarca Diyarbakır’ın köylerinde öğretmenlik yapan, Bingöllü ve aileden yurtsever Mehmet Emin Yıldız, JİTEM’in kaçırıp katlettiği Vedat Aydın’ın cenaze töreninde yaşanan olaylar sonucu yaralanıyor ve bu yüzden deşifre oluyor. Ondan sonra da devletin hedefi haline geliyor. Sık sık ölüm tehditleri alıyor.
Okuluna gitmek üzere Koşuyolu’ndaki evinden çıktığı 27 Kasım 1992 günü de silahlı saldırıya uğruyor!
Sokak başını tutmuş katilleri fark ediyor ve ani bir reflekse saldırıdan yaralı olarak kurtuluyor. Kurşun yağmuru altında kendini can havliyle eve atıyor. Sırtından yara almış ancak, hastaneye gidemiyor. İnfaz timi evi kuşatmış, kimse dışarı çıkamıyor. Eşi polisi arıyor. Polisin cevabı hakaret oluyor.
Daha sonra eş-dosta haber veriliyor. Birkaç yürekli dostun gelmesiyle birlikte JİTEM’in infaz timi bölgeden ayrılıyor. Mehmet Emin Yıldız o gün yaralı olarak Diyarbakır’ı terk ediyor.
„Ölüm zamanlarıydı“ diyor. „Kimsenin kimseye sahip çıkamadığı, bir avuç insan dışında kimsenin ortalıkta kalmadığı zamanlardı…“
Sesi dilinin ucunda ezildikçe eziliyor. Her sözü geçmişin kanlı aynasına çarparak parçalanıyor. Her sözden bir çığlık yükseliyor. Yüreğinin her bir parçası bir başka yana savruluyor olmalı ki „hangi birini anlatayım?“ diye soruyor.
Soruyor, susuyor ve sonra geçmişten sızlayan yaralardan birini anlatıyor:
„Mehmet Aydın mesela...Birlikte görev yapıyorduk. Onu benden önce vurdular. Haberi alır almaz bir arkadaşla hastaneye gittik. Mehmet kanlar içindeydi. Teşhis ettik. Sonra ailesine telefon ettik. Kardeşi hastaneye gelmedi. Mehmet’in eşi ve çocuğu geldi ama, başka kimse gelmedi; gelemedi. Zira, ölüm zamanlarında şehide sahip çıkmak kolay değildi!“
Hayat, Mehmet Emin -Azize Yıldız çiftine iki erkek evlat vermiş. Zınar ve Serhat. Zınar 20 yıla yakın bir zamandır dağda; gerillalık yapıyor. Serhat ise kayıp. 2 Ağustos 1999 günü evden dağa gitmek için çıkmış ancak, dağa ulaşamamış.
Serhat’ın akibeti bilinmiyor! Aile çocuklarının katledildiğine inanıyor. Anne Azize nerede bir toplu mezar açılsa oraya gidiyor! Bir umut diyerek DNA testi için kan örneği veriyor.
‘Bir umut’ işte diyor Emin Hoca; ‘oğlumuzun hiç olmasa kemiklerinin bulunacağına dair bir umut!’
Uzun bir hikayesi var Emin Hoca’nın. Tarihten günümüze kan, gözyaşı, acı ve ıstırabın taşındığı uzun, yaralı ve yüreğinde saklı bir hikaye.
Ona hikayenin sonunu soruyorum. ’Ülkede’ diyor; ‘Bingöl’de ve babaevinde özgür bir soluk...’
***
Yine 20 yıl önceydi. Yer yine Amed şehriydi. Türk devleti bir cinayet daha işlemeye karar vermişti. Bu kez hedef Kürt yurtseveri Mehmet Menge’ydi.
Silvan İlçe Jandarma Komutanı Yüzbaşı Bülent Erol, 1992 yılı Mart ayında Mehmet’in öldürülmesi görevini Rıfat Akis adındaki birine vermişti. Yüzbaşı bunun için el bombası ve silah da vermiş ve „hadi aslanım kafasına bir iki tane sık, olmuyorsa arabanın içine bir iki el bombası at“ demişti. Ancak Akis cinayeti işlemek yerine, yüzbaşının planının deşifre etmişti.
Mehmet Menge yanında kendisini öldürmeye gelmiş adamla Ankara’nın yolunu tutmuş, Kürt milletvekillerinin çabasıyla durumu hem hükümetin hem de kamuoyunun bilgisine sunmuştu.
Menge’yle o dönemden tanışırız. Aradan 20 sene geçmiş. Ona soruşturmadan birşey çıkıp çıkmadığını sordum.
’Yok’ dedi ve ekledi: „Dönemin başbakanı olan Süleyman Demirel’e bile çıktık. Demirel önce inanmadı, ‘söylediğin gerçekse gökkubeyi onların başına yıkarım’ dedi. Araştırma istedi. Gerçek olduğunu öğrenince de ‘böyle bir şey yok deyip’ çark etti.“
Demirel’in çark etmesi anlaşılırdı. Zira, aradan geçen 20 sene Demirel’in cinayet şebekesinin başı olduğunu da ortaya çıkarmıştı.
Mehmet Menge şimdi sürgünde yaşıyor. Cenevre’den Strasbourg’a devam eden Uzun Yürüyüş’e sağlık hizmeti veren ekipte görev yapıyor! Mücadele sürecinde ne iş olursa onu yapıyor. Özlemlerinin ve düşlerinin bu sayede gerçekleşeceğine, ödenen bedellere bu şekilde layık olunacağına inanıyor...
***
1 Şubat sabahı Cenevre’den yola çıkan kafilemizi dondurucu soğuktan ve bıçak gibi kesen rüzgardan koruyan kalın giysilerimizden ziyade Ozan Şemdin’in kılamlarıydı.
Cenevre-Nyon arasını Şemdin’le katettik. O söyledi, biz çevirdik. Zaman zaman Seyidxan ve Maruf da devreye girince adeta ‘yürüyen konser’ verdik. Mola yerlerini ise Amele’nin de katkılarıyla şenlik alanı gibi coşturduk.
İlk mola yerinde Kürt Enstitüsü’nden araştırmacı-yazar Mirhem Yiğit, Şemdin’den halay dersi aldı. Ne ki başarılı olamadı. Mirhem de benim gibi halay özürlüsü olduğu için Şemdin’in dersi bir işe yaramadı.
Şemdin; iki yakası bir araya gelmeyen kılamların dengbêjidir. Geride acıdan başka hiçbir iz bırakmamış ve çoktan zamanın ruhuna karışmış hüznün dilidir. Şemdin, göğüs kafesimize gömdüğümüz bütün düşlerin sesidir.
Şemdin’in hayat hikayesinde beni derinden etkileyen bir bölüm var. Ara ara üzerine sohbet ediyoruz. İnanılması zor bir hikaye…
Bundan birkaç yıl önce Güney Kürdistan’a giden Şemdin, birçok şehirde konser verdikten sonra Maxmur’a geçer. Bir süre orada kalır. Günlerden bir gün bir arkadaşı Şemdin’in yanına gelir ve „burada bir genç var, senin hemşehrinmiş, tanışmak istiyor“ der.
Yıllar sonra bir hemşehrisini göreceği için sevinen Şemdin, tanışmayı kabul eder. 25 yaşlarında uzun boylu, iri yapılı bir genç gelir. Tokalaşır ve karşılıklı otururlar.
Şemdin, genç adama ilk olarak Iğdır’ın neresinden olduğunu sorar. „Panik köyündenim“ karşılığını alır. Şemdin şaşırır çünkü, bu köy aynı zamanda kendi köyüdür. Bu kez hangi aileden olduğunu sorar.
Genç adam bu sorunun da karşılığını verir. Bizimkinin şakınlığı artık şoka dönüşür. Zira, gencin sözünü ettiği aile de Şemdin’in ailesidir.
Genç adama uzun uzun bakar ama, aklına bir şey gelmez, hiçbir şey hatırlayamaz. Son olarak „Peki, sen kimin oğlusun?“ diye sorar.
Genç adam muzipçe gülümser ve „Ben Ozan Şemdin’in oğluyum“ cevabını verir!
5 yaşında bıraktığı oğlu Vedat’ı (Welat) aradan tam 20 yıl geçtikten sonra karşısında bulan Şemdin ne yapacağını bilemez. Hüzne can veren sesi kendisine yardım edemez.
Kılamları dillerden düşmeyen, yüreğimizin Ozanı bu kez dilden düşer; lal olur. Sesinin yerine gözleri konuşur.
Kürt halkı Şemdin’in şarkılarını dinliyor, onunla yürüyor, onunla coşuyor, onunla efkarlanıyor, onunla seviyor, onunla gelecek umutlarını güçlendiriyor.
Özgürlük mücadelesinde sadece kılamlarıyla ve mütevazi duruşuyla değil, adanmışlığı ve bağlılığıyla da kendine saygın bir yer açan Şemdin, şimdi kendi şarkısını söyleceği o muhteşem günü bekliyor!
Özgürlük Yürüyüşü’nde adımlarını bunun coşkusuyla atıyor...
GÜNAY ASLAN