
Yol; zamanın, hayatın ve aşkın ardından koşmak, koşarak yaşamaktır…
Yolcu için yaşamak; zamana ve hayata anlamlı, iyi, güzel şeyler katmak,aşkı paylaşmak; bu amaçla her daim yolda olmaktır.
‘Gönlü açık olanın yolu da açık’ oluyor. Yolcu bunu biliyor. Bu yüzden gönlünün kapılarını ardına kadar zamana, hayata ve aşka açıyor. Bunun sağladığı güç ve coşkuyla yola çıkıyor.
Öte yandan koşullar ne olursa olsun yolcunun yolunu bekletmemesi gerekir. Zira ‘yolcu’, her koşulda yola düşmesi gerektiğini bilen kişidir. Beklemek ona göre değildir. Yol onu beklediği sürece büyük sabırsızlık gösterecektir!
***
30 Ocak Pazartesi öğlen saatlerinde böylesi bir sabırsızlık içindeydim.
Köln’den Cenevre’ye doğru yola çıkacak, ertesi gün başlayacak olan ‘Öcalan’a özgürlük, Kürt halkına siyasi statü’ Uzun Yürüyüşü’ne katılacaktım.
Bir gün öncesi Brüksel’den bu yüzden erken dönmüş, sabah erkenden kalkmış, hazırlıklarımı erkenden tamamlamış, beni almaya gelecek arkadaşı gözüm yolda beklemeye başlamıştım.
Ne var ki arkadaş bir türlü gelmiyordu.
Aradığım her defasında ‘birazdan’ geleceğini söylüyor ancak, saatler geçmesine rağmen gelmiyor, bir an önce yola çıkmak için can atan ruhumu sabırsızlığın yarattığı sıkıntıdan kurtarmıyordu.
Arkadaş gecikiyordu. Bu durumda evde kalmaya daha fazla dayanamadım; kaptığım gibi çantamı, kendimi sokağa attım.
Hava her zamanki gibi karanlık, kapalı ve kasvetliydi. Patladı patlayacak bulutlar birbiri ardına dizilmiş, Köln’ün üstüne çöreklenmişti. Fakat onlara aldıracak halde değildim.
Bindim bir banliyö trenine ana istasyona gittim. İyi ki de gitmişim. Çünkü daha gider gitmez kendimi rahatlamış hissettim.
Ne de olsa insanların telaş içinde koşturup durması; kimi ayrılırken kiminin kavuşması, hüznün ve sevincin bir arada yaşanması ruhuma iyi geliyor. Burayı bu yüzden seviyor ve her defasında burada oyalanmayı tercih ediyorum.
Bu kez de öyle yaptım. Günde bin 200’ü aşkın trenin, 250 binin üzerinde de insanın gelip geçtiği Köln istasyonunda, omuzumda çantam saatlerce ruhumu dolaştırdım.
Aslında istasyondaki telaşlı bu koşuşturmanın içinde yine ve yeniden kendimi aradım. Başka hayatların ayak izlerine bunun için takıldım.
Giden her yolcunun ardında bıraktığı hüzünleri, gelen her yolcunun getirdiği sevinçleri, benden başka kimsenin tanımadığı beni bulmak için topladım.
İstasyonda iki saati aşkın dolaştım. İç sükuneti sağlamış, ruhuma huzur kazandırmıştım. Sabahtan beridir ‘birazdan’ geleceğini söyleyen arkadaş tam o esnada; içim huzurla dolup taştığı zaman geldi.
Bu yüzden ona hiçbir şey söylemedim; sitem dahi etmedim.
Arkadaşımın adı Emer’di. Emer Cizreli’ydi. Benim yaşlarımda ancak, benden enerjik ve cin gibiydi. Gözleri dört dönüyor, yerinde duramıyordu. İstasyonu hızla terk ettik. Parkta bekleyen arabaya binip Bonn’a hareket ettik. Epey bir gecikmişiz ama...
Önce Bonn yakınlarındaki Heyva Sor’un merkez binasına gittik. Orada bizi bekleyen iki arkadaş daha vardı. Onları da aldık ve bu kez Frankfurt’a doğru yola çıktık. Saat 19 sularında vardığımız Frankfurt’a Bremen’den gelen arkadaşlarla buluştuk. Bir süre yolcu ve çanta değiş tokuşu yaptık. Hazırlıklarımızı yeniden gözden geçirdik ve rotayı bu kez Cenevre’ye çevirdik.
500 aileye birden sürgün hükmü verilmiş
Stuttgart yakınlarında bizi karla karışık yağmur karşıladı. Yağış İsviçre sınırında kara çevirdi. Gece yarısında İsviçre’ye kar yağışı altında girdik. Cenevre’ye gideceğimizi sanıyorduk ama, Emer, ‘hayır’ dedi; ‘bu gece Möntro’de kalacağız!’
Herşeyi önceden ayarlamış. Nerede kalacağımıza, kaçta kalkacağımıza, saat kaçta Cenevre’de olacağımıza karar vermiş bile. Hatta bizden habersiz, gideceğimiz eve yemek siparişi dahi vermiş!
Emer ekibin geçici üyesi; bizi bırakıp dönecek ama, hepimizi o yönetiyor. ‘Yönettiğini sandığın yerde yönetiliyorsun’ diye sitem ediyor bir arkadaş.
Bizimki gülüyor ve ‘özgürlük düşlerinizi gerçekleştirmek istiyorsanız köylüleri ciddiye alacaksınız, yoksa yarı yolda kalırsınız’ diyor.
Emer, Cizre’nin Haruna aşiretinden. ‘Topyekün savaş’ yıllarında Türk devleti her aşiret gibi Haruna aşiretine de korucu olmayı dayatmış. Bu amaçla epey baskı ve zulüm de yapmış. Ancak aşiret baskıya ve zulme karşı direnmiş; koruculuğu kabul etmemiş.
11 Kasım 1993 günü tankını, topunu, askerini ve korucusunu yüklenmiş Türk devleti aşireti sürgüne göndermiş.
‘500 aile’ diyor Emer,’bir gece denklerimizi yüklendiğimiz gibi kamyonlara bindik ve Cizre’yi terk ettik.’ Onlarca kamyon Cizre’den Adana’ya, Mersin’e ve Antalya’ya doğru yola çıkmış. Taşınmaz mallar; köyler, evler, bağlar, bahçeler, tarlalar, çayırlar ve dükkanlar sahipsiz kalmış.
Tabii, koruculara gün doğmuş! Devletin de teşvikiyle köyler ve evler yakılmış. Eş-dosta ‘emanet’ olarak bırakılmış dükkanlara ise dokunan olmamış.
Haruna aşireti 1993 yılında, 1915’te tercih edilen Ermeni halkının kaderini paylaşmış.
Irkçı Türkçülük onu da binlerce yıllık toprağından bir çiviyi söker gibi söküp atmış. Geride acı, hüzün, özlem ve öfke kalmış. Aşiretin bir kısmı zaman içinde geri dönse de, önemli bölümü sürgünde yeni bir hayata başlamış.
Aşiretin birçok savaşçısı, şehidi, gazisi, tutsağı ve sürgünü var. Möntro’de (Montreux) evine konuk olduğumuz Hüseyin bunlardan biri; hatta bir kaçı. 10 yıl aktif savaşta kalmış. Bir bacağını orada bırakmış. Şimdi sürgünde yaşıyor.
İçten, açık sözlü ve sıcakkanlı biri. Aydınlık, güleç ve güven veren bir yüzü var. Konuşurken karşıdakinin gözlerinin içine bakarak konuşuyor. Sözcükleri seçerek ve yerinde kullanıyor.
‘İnsanı olgunlaştıran yaşı değil, yaşadıklarıdır’ deyimi ona uyuyor. Dağın zorlu deneyimi onu yaşının üstünde olgunlaştırmış.
Berfin, Mizgin ve Bahar adında üç kızı var. Eşiyle dağa gitmeden önce evlenmiş. Eşi on yıl boyunca bir eli yüreğinde ondan haber beklemiş. Kızların isimleri arasındaki ahenk dikkatimi çekiyor.
‘Bahar tutkusundan’ diyor.
‘Bizim oralarda tekerleme haline gelmiş, ‘Berfin mizginéye bıhareyé’ sözü var. Kardelen baharın müjdecisidir anlamında. Onun için ilkine Berfin, ikincisine Mizgin, sonuncusuna Bahar adını koyduk!’
Kızları babalarının bacağını savaşta kaybettiğini bilmiyorlar! Elim bir kazanın buna neden olduğunu sanıyorlar. ‘Sakladım’ diyor ve ekliyor: ‘Büyüklerin bile taşımakta zorlandığı bir duyguyu onlara yükleyemez, küçük ruhlarını ezemezdim.’
Onu dinlerken gözlerimin önüne, elinde protez bacaklarıyla kameraların karşısına geçen ve ‘intikam, intikam’ diye inleyen askerler geliyor.
Kürd’ün ahlaki ve insani felsefesiyle, ahlaktan ve insanlıktan nasibini almamış ırkçı Türk’ün militarist zihniyeti arasındaki fark, her yerde olduğu gibi, burada da kendini gösteriyor...
Zaman hayata, hayat da bize güzel bir gece armağan ediyor! Sohbet sabaha kadar sürüyor. Saat 5’te yatmaya gidiyor, saat 8’de kahvaltı masasında yeniden buluşuyoruz.
Gizli kasa ömür uzatıyor
İsviçre doğal güzellikleri kadar, sistemiyle de ilgi çeken bir ülke. Referandumlar ülkesi. Konfederalizmle yönetiliyor. 26 bölgeden (kanton) oluşuyor. Bölgeler içişlerinde özerk, dış ilişkilerinde merkeze bağlı olarak yönetiliyor. İsviçre’nin dört resmi dili var.
Almanca, Fransızca, İtalyanca ve Romaniş burada resmi dil. Resmi olarak dört dil kullanan, nüfusu da 10 milyon civarında olan bu küçük ülke, dünyanın kirli ve kanlı parasına ‘gizli kasa’ hizmeti veriyor. Gücünü daha çok buradan alıyor.
Bunun sağladığı avantaj sayesinde bu gün dünyanın refah seviyesi yüksek ülkelerinin başında geliyor. Bu ülkede hem yüzde yüze yaklaşan okur yazar oranı hem de 80 yılı bulan yaşam süresi açısından da başı çekiyor. Anlaşıldığı kadarıyla başkalarının çalınmış parası İsviçrelilerin ömrünü uzatıyor!
Sözde tarafsızlığıyla dünya diplomasisinde önemli bir yer tutan İsviçre, birçok uluslararası anlaşma ve sözleşmeye de ev sahipliği yapmış. Halen de yapıyor. Küresel güçler bu ülkeyi ‘gizli diplomaside üs’ olarak kullanıyor.
İsviçre’nin Kürt tarihinde de unutulması mümkün olmayan bir yeri var. Kürdistan’ı dört parçaya bölen anlaşmanın (Lozan-1924) burada imzalanmış olması, İsviçre’yi lanetli tarihimizin önemli bir parçası haline getirmiş.
Geceyi geçirdiğimiz Montrö’de de uluslararası birçok anlaşma imzalanmış. İstanbul Boğazı’nın trafiğiyle ilgili ünlü anlaşma da (1936) burada yapılmış.
Leman Gölü kıyısındaki Montrö, Avrupa’nın en ünlü Caz Festivali’ne de ev sahipliği yapıyor.
Şimdi nüfusu 5-6 bin civarında ancak, yazın bu rakam 60-70 bine çıkıyor! Tatil yeri Montrö; festivali, şarapları ve Mont-Blanc marka kalemleriyle övünüyor.
Montrö’de inşaat sektörü Sırpların, alt yapı hizmetleri Portekizlilerin, eğlence ve uyuşturucu sektörü siyahların, gastronomi ise (yiyecek ve içecek) Kürtlerin elinde.
Montrö’de yok denecek kadar az Türk yaşıyor. İsviçre’nin genelinde de Kürtlerin sayısı Türkleri ikiye katlıyor. Bu ülkede yaklaşık 40 bin Türk, 70 bini aşkın da Kürt’ün yaşadığı söyleniyor.
Kahvaltı sonrası Leman Gölü kıyısında bir kahve içmek, ardından Cenevre’ye doğru yola çıkmak üzere evden ayrılıyoruz. Gece on santim kadar kar yağmış. Karda bir süre yürümek iyi geliyor. Bu arada bütün hazırlıklara rağmen bazı eksiklerin olduğu da ortaya çıkıyor.
Yürüyüşçülerin sağlığıyla görevli doktorun ayakkabısı su çekiyor! Bir arkadaşımıza ise yelek gerekiyor.
Kahveden içmeden önce mağazaya gidiyoruz. Arkadaşlar alış-veriş yapıyor, ben mağazada tur atıyorum. Yine Emer; bu kez elinde bir çorapla çıka geliyor.’Senin çorapların uygun değil, bundan al’ diyor.
‘Ne özelliği var bu çorabın?’ diye soruyorum. ’Askeri çorap’ karşılığını veriyor. Çorabın incesi, kalınını, naylonu, yünlüsü, pamuklusunu duymuştum ama askeri- sivilini duymamıştım.
‘Çorabın askeri- sivili mi olur?’ diye yeniden soruyorum. Hınzırca gülümsüyor. ’Olur, al bunu, pişman olmazsın.’
İçgüdüsel olarak onun haklı olabileceğine inanıyorum. Bu yüzden ‘köylü öncü’müzün dediğini yapıyor, bir çift askeri(!) çorap alıyorum. (İyi ki de almışım).
Alış-veriş sonrası Leman Gölü kıyısındaki bir cafeye oturuyoruz. Göl zamandan ve hayattan soyutlanmış gibi kendi halinde çalkalanıyor. Karşıdaysa kaliteli ve pahalı suyuyla ünlü Evian Dağı yükseliyor. Dağın yamacındaki Fransa’ya ait Evian Kasabası bağırsan duyulacak kadar yakın görünüyor.
Yarısına yakını İsviçre’ye, yarısından fazlası Fransa’ya ait olan göl iki ülke arasında bölünmüş durumda. Cafede bir yandan yürek yaramız savaşı konuşuyor, diğer yandan kahvemizi yudumluyoruz. Derin ve tartışmalı sohbet yüzünden kahvenin tadına varamıyoruz.
Oysa burası meşhur bir yermiş; muhteşem bir kahve içmek isteyen herkes buraya gelirmiş! Kaçırmışız...
Ancak kaçırdığımız keşke yalnızca kahvenin tadı olsaydı; navigasyona rağmen yolu bulamadığımız için Cenevre’de mitingi de kaçırdık.
Kar yağışı sürdüğü ve hava çok soğuk olduğu için komite mitingi erkene alınca, biz de sokak sokak dolaşınca yetişemedik. Sonunda alan yerine doğruca derneğe gittik...
Yarın: Yolculuk başlıyor
GÜNAY ASLAN