Uluslararası İnsan Hakları Film Festivali ve Forumu’ndan (FIFDH) selamlar. Bu yıl 13’üncüsü gerçekleştirilen FIFDH, artık bir gelenek haline gelmiş vaziyette. Ne Türk basınının ne Kürt basınının bu önemli olaya yer vermemesi büyük bir eksiklik.

İnsan hangi filme, hangi tartışmaya, hangi whorkshop’a katılacağını şaşırıyor. Dünyanın bütün yakıcı insan hakları sorunları listede. Ermeni Soykırımı’nın 100. yılından, İsrail-Filistin çatışmasına, Çin’deki Uygur halkının trajedisinden yükselen cihatizme, Paris’teki Charlie Hebdo baskınından Bosna-Hersek’teki Srebrenica soykırımının 20. yılına, Ruwanda soykırımının izlerinden Ebola salgınına, büyük uluslaraşırı şirketlerin yoksul ülkelerdeki insanlık dışı sömürüsünden Rusya’daki LGBT olayına, Fildişi Sahili’ndeki diyalog, hakikat ve yüzleşme deneyiminden Avrupa’ya ve diğer yörelere yönelik mülteci akınından Edward Snowden’in açtığı iletişim ve gizlilik tartışmasına, çocuk haklarından dünya finans sisteminin insan ve doğayı tehdit eden yatırımlarına, Ukrayna’dan kadın barış hareketlerine, kadın müzik aktivistlerinden Afgan kadınının hak arayış örneklerine ve direnişlerine, Sudan’daki mülteci kamplarından Fransa’nın Hindi Çin’deki sömürgecilik geçmişine, Kamboçya soykırımından Suriye’deki kayıp insan hakları savunucusu pasifist kadın eylemciye, Çeçenya’daki kirli savaş tanıklıklarından Yemen’deki çocuk yaşta evlendirmelere, Avustralya’daki Aborjinlerden Somalili korsanlara, İran’daki kadın aktivistlerden Hindistan’daki çocuk satımlarına Arjantindeki kayıplar olayının deşilmesine, Çad’daki Habre diktasının arkada bıraktığı izlerden Senegalli kadınların direnişine, Gürcistan’a (Başkan adlı harika fantastik bir ironik film) dünyanın hallerini anlatan bir çok belgesel ve temalı film. Bu önemli festivalde Türkiye’den, Kürdistan’dan herhangi bir filmin yer almayışı ise acı. Neyse ki Nicolas Jaillot’un, “Ermeni Soykırımı, 1915 Hayaleti” adlı filmi var bizim gerçekliğimiz ile ilgili. Teşekkürler Hrant Dink Vakfı bu filme verdiğin destek için! Artık Türklerin konuşmasının zamanı geldi. Ve bu filmde onlar konuşuyorlar.

Bu filmden sonra yapılan tartışmada bendenizle, akademisyen Sevane Garibian ve İngiliz gazeteci Robert Fisk görüşlerimizi açıkladık. Ben sunumumda tehcir haritası da kullandım ve bunun üzerinden soykırımın 100 yıl sonra coğrafyaya dönüş yaptığını da açıkladım. Bu bölümün açılışını Charles Aznavur yapacaktı ama hastalandığı için gelemedi. Onun yerine, Atom Egoyan’ın, “Ararat” filmindeki harika baş oyuncusu, aynı zamanda festival jürisinin başkanı Arsine Hancıyan ve Le Temps gazetesinin dış haberler şefi Boris Mabillard açış konuşması yaptı. Tartışmanın Moderatörü ise, akademisyen ve yazar Vicken Cheterian’dı. (Sovyetler Birliği’nin çökmesinden sonra Kafkasya’da yaşanan çatışmaları konu alan kitabı yakında Belge Yayınları tarafından yayınlanacak.)

Cenevre herhangi bir kent değil. 1. Dünya Savaşı sonrası oluşturulan Milletler Cemiyeti’nin merkezi idi. Şimdi de Birleşmiş Milletler’in birçok önemli kurumu, bu arada İnsan Hakları Komiserliği burada. Birçok uluslararası NGO’nun da merkezleri bu kentte. Nüfusunun yüzde 40’ını İsviçreli olmayanların oluşturduğu söyleniyor. Fransa’nın hemen burnunun dibinde. Birçok çalışan, pahalı bir kent olduğu için Fransa topraklarında oturuyor, günübirlik gelip gidiyor. “Benim” kentlerimden biri.  İlk kez buraya, 1995 Mart ayında, yıllık BM İnsan Hakları Komisyonu toplantısına katılmak üzere, Akın Birdal ve Nazmi Gür ile birlikte, Uluslararası İnsan Hakları Federasyonu’nun delegasyonu mensubu olarak geldiğimi hatırlıyorum.  Kirli Savaş yıllarıydı, Diyarbakır’da insanlar saat 5 oldu mu evlerine kaçıyordu. İHD Diyarbakır Şubesi her gelen tutuklandığı için artık açılamaz hale gelmişti. Başkan Mahmut Şakar da tutuklanmıştı. 

Bu hali perişanımızı anlatmaya çalışıyorduk. Çeşitli ülkelerin delegasyonları yanında, TC delegasyonunu da ziyaret edip, bu duruma dikkat çekmek ve düzelmesini sağlamak için “lobby” yapıyorduk. Nitekim bunun sonucunda Mahmut Şakar serbest kaldı. Diğer İHD şubelerinden gelenlerin nöbetleşe katkıları sonucu İHD Diyarbakır Şubesi açılabilir hale geldi.

Bu arada maşallah, İHD’den, epey milletvekili ve belediye başkanı çıktı. İHD, bir okul işlevi gördü. Özellikle Kürt siyasetçileri için. İyi de oldu. Geçenlerde Osman Baydemir’in İMC kanalındaki, Diyarbakır’daki Ermeni Kilisesi’nin yeniden açılmasına ilişkin söyleşisini izledim. Tarihle neden yüzleşilmesi gerektiğini çok anlaşılır bir biçimde aktarıyordu. İHD’li olarak gurur duydum. Sonuç olarak, biz kurucu ekip, Kürdistan’daki (haddimiz olmayarak) “öğrencilerimizle” hep gurur duyduk. İnanılmaz bir iş becerdiler. Kirli savaş boyunca pes etmediler ve onu daha yaşanırken belgelediler. 

Bu arada son Cumhurbaşkanlığı seçiminde tek aklı başında aday olarak, oy vermeseler bile herkesin beğenisini kazanan Demirtaş’ın da İHD mektebinde yetiştiğini belirtelim.

İHD’nin verdiği insan hakları perspektifi olmasa, bu mümkün olmazdı. Azınlık haklarının, toplumsal hakların, Kürt haklarının savunulması, sadece siyasal bir perspektif ile savunulamazdı. İnsan hakları perspektifi buna son derece meşru bir perspektif sağladı. Halklar arası diplomasi ve köprülerin yeniden kurulmasında da İnsan Hakları mektebinden yetişen dostların büyük katkısı oldu. İlk Ermeni sanatçıların, müzisyenlerin ülkeye gelmeleri, Diyarbakır’da olsun, Doğubeyazıd’da olsun, oralardaki belediyelerin düzenlediği Kültür Festivalleri sayesinde mümkün oldu. Bu tam bir halk diplomasisi örneği oldu. İçtendi vicdani bir temele dayanıyordu, insanca idi, hiçbir beklenti yoktu.

İstanbul’a da aynı yıllarda Ermenistan’dan İstanbul’a gelen kimi bale, klasik müzik gösterileri oldu. Elbette bunlar da önemliydi. Ama bunlar o yıllarda, ABD’nin yürüttüğü, “second track diplomacy”nin bir sonucuydu. Bush yönetimi önemli bütçe ayırmıştı, bir “sözde” Ermeni-Türk diyaloğunun başlaması için. Ahdamar Kilisesi’nin restorasyonuna izin verilmesi bile bunun bir parçasıydı. “Tark” olayı çöktü, çok uluslu baskı sonucu Ermenistan ile Türkiye arasında, yine İsviçre’de imzalanan “protokollerin” çökmesi gibi.  Bu sözde diyalogun Türkiye ayağını temsil edenlerden birinin, 1995 yılında bizim BM’deki sunumumuza karşı sunum yapan Büyükelçi Gündüz Aktan’dı. Rahmetli Aktan’ın MHP milletvekili olması da ilginç değil mi. Bir Ermeni-Türk Diyaloğu için en uygun isim değil mi?

1993 yılında yine BM’nin İnsan Hakları Konseyi toplantısı ve forumunda, Dışişleri Bakanlığı İnsan Hakları sorumlusu, Bölükbaşı bize de bir brifing vermişti. “Terörizmin bir insan hakları ihlali” olarak tanınması için çaba harcamaktaydı. Yine Akın Birdal ve Ercan Kanar ile katılmıştık. Bölükbaşı’nın da MHP’den milletvekili olması ilginç değil mi. Ne yazık ki, bir dönem moda olan, özel hayata tecavüz eden “kaset komploları” sonucu ikinci kez seçilemedi.

İşte TC diplomasisinin ahvali bu da diyebiliriz. Şimdilerde, Cenevre’de bir Ermeni Soykırımı Anıtı yapılsın/yapılmasın tartışması almış başını gidiyor. Bu da başka bir yazının konusu olsun.