Türkiye’de beyaz dışında deri rengine sahip insan yok denecek kadar az olduğu için de ırkçılığın zaten bir zemini olmadığına inanılır. Çok eskiden TV’de gösterilen Kunta Kinte dizisinden ve sonraki yıllarda Amerikan filmlerinden öğrenildiği kadarıyla da ırkçılık beyaz Amerikalıların siyahlara uyguladığı bir ‘şey’dir. Dolayısıyla bizimle alakası yoktur.
Gerçekten de ırkçılık Amerika’da, siyahların Afrika’dan zorla getirilip plantasyonlarda köle olarak çalıştırılmasıyla ve plantaj aristokrasisinin uygulamalarıyla yaygınlık kazanmıştır. Siyahlar kölelik kaldırıldıktan çok uzun yıllar sonra bile ırkçı uygulamalara maruz kalmış, beyazlarla aynı otobüse binmeleri, aynı kafelerde oturmaları, aynı okullara gitmeleri yasaklanmış, en temel yurttaşlık haklarından bile mahrum bırakılmışlardır. 1960’larda başlayan Sivil Haklar Hareketi’nin mücadelesi sonucu haklarını elde etmiş olsalar da bugün bile ABD’de var olan bin civarında ırkçı coğrafi yer isminin büyük bölümü siyahları aşağılamak için korunmaktadır. Örneğin bir av sahasına Nigger Head (Zenci Kellesi) adı konulabilmektedir. Peki, ırkçılık sadece beyazların siyahlara uyguladığı bir şey midir?
Kafatasçılıktan kültürel ırkçılığa
Elbette ırkçılık sadece bu değil. Eğer böyle olsaydı, örneğin Nazilerin Yahudi soykırımına ‘ırkçılık değildir’ demek gerekecekti. Irkçılığın günümüzde büründüğü biçim doğuşundaki veya Nazilerle zirvesine çıktığı biçimden çok farklı. Bugün artık hemen hiç kimse veya grup insanları 20. yüzyılın başlarından 1960’lara kadar kullanılan kafatası ölçümleriyle kategorilendirmiyor. Çünkü bu kategorizasyonun saçmalığı çoktan anlaşıldı. Brakisefal kafataslarının aynı anda Türkler, İsviçreliler, Bavyeralı Almanlar, Fransa’nın orta bölümünde yaşayan topluluklar, Boşnaklar ve Gürcüler’de de bulunduğu ortaya çıktı zamanında. Aynı şekilde dolikosefal kafataslarının sarışın, mavi gözlü, beyaz tenli İsveçlilerin yanı sıra Afrikalı siyahlarda da bulunduğu belirlendi. Kafatası ölçümlerine bakarak ırkları sınıflandırmanın bütünüyle manasız olduğu kanıtlandı.
‘Saf kan’ fikri de çoktan çöpe gitti. Irkçıların bir dönem gözde malzemesi olan kanların karışmasıyla ırkların bozulacağı safsatası da 1939’da kandaki Rh faktörünün Rhesus maymunu aracılığıyla keşfedilmesiyle komedi malzemesi haline dönüştü. Kimse artık 1930’lar Almanya’sında Nazilerin veya 1930 ve 40’lar Türkiye’sinde Kemalistlerin yaptığı gibi kafatası veya kana dayalı ırkçılık yapmıyor. Gerçi 1990’ların sonunda bile, basında çok yer kaplayan ‘lösemi hastası Oktar Babuna’ya ilik bulma kampanyası’ sırasında “Türk kanının yurtdışına gönderilmesini stratejik olarak sakıncalı” bulan dönemin MHP’li Sağlık Bakanı Osman Durmuş gibi saati çoktan durmuş bazı ırkçılar hâlâ vardır. Ama bunlar iflah olmaz hastalıklı kafalardır. Üye oldukları partiden de anlaşılabilir.
Günümüzde ırkçılık artık kültürel bir boyut kazanmıştır. İnsanlar ve toplumlar ‘aşağı kültürlere’ sahip oldukları gerekçesiyle aşağılanıp ırkçı uygulamalara maruz bırakılıyor bugün. Örneğin oryantalist bakış açısına sahip bazı batılılılar doğu toplumlarını topyekûn aşağılıyor. Avrupa ve ABD’de ırkçı grupların kendilerine buldukları yeni silah ise islamofobi oldu. Özellikle ABD’deki 11 Eylül saldırıları sonrası giderek yükselen Müslüman düşmanlığı hızla tüm Avrupa’ya yayıldı ve ırkçı saldırıların büyük çoğunluğunda temel güdüleyici etkenlerden en önemlisi haline geldi. Avrupa’nın hemen her ülkesinde yükselen ırkçı ve aşırı sağcı partilerin programlarına ve seçim çalışmalarına bakıldığında bu açıkça görülebilir.
Türk ırkçılığı
Türkiye’de, sanıldığının aksine, çok derinlere kök salmış, kalın bir ırkçı damar vardır. Osmanlı’da da yaya bir müslümanın yanında, bir gayrimüslimin binek hayvanıyla gezebilmesinin yasaklanması, etnik veya dinsel kimliğini belli edecek giysiler giymek zorunluluğu gibi ırkçı uygulamalar olmakla birlikte ırkçılık asıl olarak İttihatçı gelenek ve devamcısı Kemalist zihniyette billurlaştı. Toplumsal dokuya da sirayet eden ırkçı zihniyet aslen devlet eliyle oluşturuldu ve uygulamaya kondu. Ermeni soykırımını bunun başlangıcı kabul edebiliriz. Rumların mübadeleyle ve sonra çeşitli yöntemlerle sürülmesi, mallarına mülklerine el konulması uygulamanın devamıdır. Yahudilere yönelik 1934 Trakya olayları, 1936 Beyannamesi, 20 kura ihtiyatlar, 1942 Varlık Vergisi, 6-7 Eylül 1955’te aslen Rumlara yönelik pogromlar, 1964’te sürülmeleri gibi en bilinen belli başlı uygulamalar vatandaşın değil devletin uygulamalarıdır. Kuruluşunu Türkçülük ve Türkleştirme üzerine planlayan rejimin bu uygulamaları apaçık ırkçılıktı. ‘Sevr paranoyasıyla’ malul ırkçı rejim bugüne kadar süregelmiş, bugün artık çatırdamaktadır. Ama geriye toplumda kök salmış hatırı sayılır düşmanlıklar ve önyargılarla dolu nefret yüklü kuşaklar bırakmıştır.
Bugün ‘Ermeni dölü’, ‘Rum tohumu’, ‘korkak Yahudi’, ‘pis Arap’, ‘hain Kürt’ gibi klişeler geniş kesimlerce gözünü kırpmadan kullanılıyorsa bunun sorumlusu temeli ırkçı olan cumhuriyet rejiminin zihniyetidir. 88. yılına ulaştığımız cumhuriyetin 84. yılında Hrant Dink, Ermeni olduğu için, sokak ortasında, güpegündüz vurulmuştur. Onu açık hedef haline getirenler, katil madde 301’den yargılayanlar, “Kovun şu Ermeni’yi!” diye manşet atanlar, katiliyle Türk bayrağı önünde poz verip şov yapanlar, ceza bir yana, terfi ettirilip ödüllendiriliyor, kahraman muamelesi görüyorlar.
Kürt düşmanlığı
Türk ırkçılığının hedef tahtasındaki halklardan biri de Kürtlerdir. Milli Mücadele döneminde kullanılıp zamanı geldiğinde fırlatıp atılabileceği zannedilen Kürtler, sert kayaya toslandığı anlaşılınca nefretin en önemli nesnesi haline getirildi. Daha düne kadar varlığı bile kabul edilmeyen Kürt halkı sayısız katliamdan geçirildi. “Kürt yoktur, karda çıkan kart-kurt sesinden türemiştir” şeklindeki derin sosyolojik analizden bugün özerk yönetim tartışmasına gelene kadar Kürtler çok derin acılar yaşadı, yaşıyor. Yürütülen zorlu kimlik mücadelesiyle çok sayıda kazanım elde ettilerse de toplumun önemli bir kesiminde de Kürt düşmanlığı bugün ırkçılığın bu ülkedeki en açık biçimi haline geldi.
İzmir’de ‘Kürtleri taşlayan sarışın kız’ imajının sosyal medyadaki ırkçı-milliyetçi çevrelerde “İşte biz buyuz!” biçiminde öne çıkarılmasını rejimin uzun yıllar yürüttüğü anti Kürt politikaya borçluyuz. 2009 yerel seçimlerinde Kürtlerden “Bunlar Iğdır’ı da aldılar. Ermenistan sınırına dayandılar” diye düşman ordusuymuş gibi söz eden bakanların ülkesinde sokaklara dökülüp Kürt avına çıkan faşist grupları yadırgamamak gerek. “Bunlar Zerdüşt” diyerek hem Kürtlerin inancıyla alay eden hem de bir başka dini aşağılayan bir başbakana sahip olduğumuzu düşünürsek, 21. yüzyılda poşetle kene toplayıp Kürt inşaat işçilerinin kaldığı odaya atan kafaların varlığını çok da garipseyemeyiz.
Son olarak Van depreminde Kürtlere beslenen kin ve düşmanlığın ulaştığı boyutu ibretle izledik. “İlahi adalet!” diye sevinç çığlıkları atanlardan tutun da deprem yardım kolilerine taş, Türk bayrağı ve kirli don koyanlara kadar her düzeyde ırkçı söylem ve eylem kapladı ortalığı. Devletin valisi belediye ile işbirliği yapmayı, Kürt oldukları için reddetti. Çok sayıda kadın ve çocuk dahil 600 insanın öldüğü, binlercesinin yaralandığı ve on binlercesinin kış koşullarında sokakta kaldığı bir doğal afet sırasında hiçbir vicdana sığdırılamayacak cümleler işittik. “Türk polisine, askerine kurşun sıkanın kafasına Allah beton yağdırır”, “Yerle bir olsa beş kuruş vermem. Sokak köpeklerine mama alırım. Hiç olmazsa onlar ihanet etmez”, “Etnik olarak güçlenmek için o kadar doğurtursan olacağı budur”, “Askere polise taş atarken iyiydi. Şimdi deprem olunca devlet gelsin. Oh ne ala! Herkes haddini bilecek!”. Bu cümleler herkesin bol keseden attığı sosyal medya mecrasında dillendirilmedi sadece. Örneğin son iki cümleden ilki kamuoyunca tanınan futbol yorumcusu (bir futbol yorumcusuna neden deprem hakkında açıklama yaptırıldığı ayrı bir konu) Erman Toroğlu’na, ikincisi Türkiye’nin en büyük TV kanallarından ATV’de program sunucusu olan Müge Anlı’ya ait. Ama bir kez daha altını çizmek gerek: “Askere, polise taş, molotof atarken organize oluyorlar, depremde olmuyorlar” diyen bir başbakanımız varken onun 10 yıldır yönettiği yurttaşlar arasından da böyleleri cesaret bulup piyasa yaparlar elbet. İmam esnerse cemaat uyurmuş.
Bu meselede, yani güncel Türk ırkçılığının temel hedefi konumundaki Kürtlere düşmanlık meselesinde, neyse ki avunacağımız bir yan var. Toplumun ezici büyük bir çoğunluğu bu gibi bir söyleme kulak asmadı ve ciddi bir dayanışma içine girdi. Bu söylem hemen her kesim tarafından lanetlendi. Hatta şaşırtıcı biçimde, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli bu dili kullananlar için “Lanetlenmesi gereken bir yaklaşım. Büyük bir densizlik ve soysuzluk” ifadelerini kullandı. Tabii burada “Bakın, biz Türkler ne iyi insanlarız”, “Onlar ihanet etti ama biz büyüklüğümüzü gösterdik” gibi kendini kardeşlikte büyük kardeş, etle tırnaklıkta hep et olarak gören anlayışın da bir yansıması var. Ama yine de devlet zihniyetinde 100 yıldır var olan Kürt düşmanlığının iki halk arasında birbirini yiyecek duruma (henüz) gelmemiş olması bizleri avutuyor.
Irkçılık insanlık tarihinde gördüğümüz en gaddar rejimlerin varlıklarını sürdürmede kullandığı en tehlikeli ideolojidir. Toplumların harcını ırkçılıkla kararsanız sonra altından kalkamayacağınız yükler taşımak zorunda kalırsınız. Alman toplumu dünyaca lanetlenen Nazi dönemi travmasını 65 yıldır üzerinden atamadı. 1930 ve 40’larda Nazileşen Türk devlet zihniyetinin de körüklediği Kürt düşmanlığının yol açacağı tahribatın travmasını kolay atlatabileceğinin hiçbir garantisi yok. Irkçılığın kimseye hayrı yok.
* Irkçılığa ve Milliyetçiliğe DurDe Girişimi sözcüsü