“…İlk çivi Moskova’da çakıldı; ihanetin yılan soğukluğunu yaşadım. İkinci çivi Roma’da çakıldı; kapitalizmin ince oyunlarına karşı onurdan vazgeçmedim. Üçüncü çivi Atina’da çakıldı; eşi görülmemiş dostluğa bir ihanet karşısında adeta dilim tutuldu, felç oldum! Dördüncü çivi Nairobi’de çakıldı; idam cezasıyla arandığım Türkiye’ye teslim edildim. ‘Çar-mıh (dört çivi) komplosu’ sonucu, Marmara Denizindeki İmralı tek kişilik ada hapishanesine -Hades mezarlığına- konulup, çarmıhta ölme (idam edilme) beklentisi içine alındım…”

                                                            Abdullah Öcalan


Her şeyin başlangıcıydı ‘Çar-mıh komplosu’. Kürtçe’deki karşılığı ‘dört çivi’ anlamına gelen ‘çar mıh’, Öcalan’ın uluslararası komplo sürecindeki duraklarına ve bu duraklardaki kirli pazarlıklara-oyunlara işaret eder. 9 Ekim 1998 - 15 Şubat 1999 arası; tam dört aylık yolculuğunun, sırasıyla Moskova, Roma, Atina ve Nairobi hattındaki yaşananları, ABD öncülüklü NATO operasyonuyla şekillendirilmiştir. Dört durağın her biri, İmralı kayalıklarına teker teker çakılan birer çivi gibidir Öcalan’da. Kendisinin ve halkının bu trajedisini, modern Romalıların çarmıhı olarak da değerlendiren Öcalan, ateşi tanrıların tekelinden çıkarıp insanlara hediye eden mitolojik kahraman Prometheus misali, kapitalist-sistem tanrılarınca İmralı kayalıklarında on yedi yıldır zincirlenmiş vaziyettedir.Tarihsel-mitolojik olarak da dile getirsek, bu arka planı göremeyen bir yaklaşım, hala süregelen on yedi yıllık ‘İmralı mutlak tecrit’ gerçeğini de okuyamayacak, ıskalayacaktır. Öcalan, yaklaşık elli yıllık politik yaşamında, kimlik-kültür-sosyal ve siyasal-ekonomik-estetik değerleri yok sayılmış Kürt halkını, tekrardan bu değerlerle buluşturma mücadelesini veriyor. Ancak tarihte ve günümüzde kendisi gibi olan birçok liderin aksine, mücadelesini halkların çoğulculaşan-demokratik birliği üzerine kurdu-kuruyor. Çünkü Öcalan’daki diyalektik, “Demokratikleşen Kürt halkı; demokratikleşen Türk, Arap, Fars, Asuri, Ermeni, Rum, Çeçen, Abaza, Türkmen, Yahudi halklar demektir” şeklinde tezahür eder. Bu yönüyle de, yıllar içerisinde daralan, içe büzüşen, totaliterleşen, diktatörleşen ve faşistleşen liderlerden farkını çok net ortaya koyuyor. Kapitalist hegemonyanın kendi politikalarına hizmet eden bir Öcalan görme isteğine rağmen O, tersine; kendisini, kapitalist çemberin dışına çıkarılmış ve silikleştirilmiş halkların, inançların, kadın cinsinin, emekçi sınıfların ve doğanın hizmetine sokuyor. O yüzden de İmralı laneti sürdürülüyor.

İçinde bulunduğumuz ay on sekizinci yılına girecek olan İmralı ölüm koridoru, ilk günden bu güne hep kişiye özel ve o kişiye karşı amansız politik-psikolojik savaşın yürütüldüğü bir labirent oldu. Daha ilk günden, Marmara Denizi’nin ortasında mutlak yalnızlığa hapsetme mantığı üzerinden oluşturulan mutlak tecrit ortamı, amacına uygun bir vaziyette, bugün de varlığını koruyor. Avukat, aile ve ziyaretçi görüşü; telefon, mektup başta olmak üzere iletişim; gazete, dergi ve televizyon gibi bilgiye erişim hakları, yıllar içerisinde kimi zaman kısmen, kimi zaman ise –son on ayda olduğu üzere- tamamen sınırlandırıldı. Yıllar içerisinde görülen; zorla saçlarının kazıtılması, yere yatırılıp ölümle tehdit edilmesi, hücre mazgallarının gürültülü bir şekilde sürekli açılıp kapatılması, neredeyse penceresi olmayan on metrekarelik hücrede tutulması, aldığı onlarca hücre cezaları, on yıl boyunca adanın tek mahpusu olması gibi fiziki-psikolojik işkence uygulamaları da ilk elden akla gelenler.
Son olarak da diyalog sürecinin sekretaryası olarak, 15 Mart 2015’de adaya gönderilen beş mahpustan ikisinin adeta kaçırılarak başka bir kara hapishanesine sürgün edilmesi de göstermektedir ki, Öcalan üzerindeki tüm uygulamalar, uluslararası komplo mantığınca yürürlüktedir.

1990’lı yıllarda ABD-İngiltere-İsrail üçlüsünün Ortadoğu politikalarına uyum teklifini reddetmesi ve ‘oyunu bozan aktör’ olması, nasıl tasfiye amaçlı 15 Şubat komplosu ile sonuçlandıysa; 2000’li yıllarda ise ‘Demokratik Kürdistan-Ortadoğu-Uygarlık’ hedefiyle tasfiyeyi boşa çıkarması ve geldiği demokratik-özgür-inşacı önderlik düzeyi, komplocuları korkutmuş ve mutlak tecrit ile sonuçlanmıştır.

‘İmralı mutlak tecriti’ tarifini, bu tarihsel-güncel arka plan üzerinden yapmak ve politik-hukuki mücadeleyi bu temeller üzerine oturtmak en sağlıklı olanıdır. Halihazırda komplonun küresel aktörleri, türlü çabaya rağmen, sorumlulukları oranında hukuki bir yaptırımla karşılaşmamışlardır. Böylesi bir yaptırım, hukuk dışı kaçırma sonucu halen yürürlükte olan İmralı rejiminin de yasadışı olduğu gerçeğine katkı sunacaktır.

İkinci duruşması 22 Şubat 2016’da, Atina’da görülecek Öcalan-Yunanistan davası da, komplonun uluslararası hukuksuzluk niteliğini açığa çıkarma bağlamında önemli bir yer tutuyor. Bu vesileyle 22 Şubat öncesi, -Öcalan’ın 2003’te İmralı’da yaptığı çağrıyı yenileyerek- davayı yürüten mahkeme heyetine seslenelim: “Yunan hakim ve savcıları, komploda rol alan suçluları yargılama ve cezalandırma görevini yerine getirmelidir. Bunu yapmazlarsa, yönetici eliti çıkarları için Sokrates’i ölüme gönderenler gibi, ‘lanetli hakim ve savcılar’ olarak anılmaktan ve komploya alet olmaktan kurtulamayacaktır.”
Komplonun, bu uluslararası bağlarının teşhir edilmesi ve hesabının sorulması, bir nevi bataklığın kurutulması anlamına da gelecektir. Öcalan da, “Ben uluslararası komplonun mahkumuyum” derken bu gerçeğe işaret eder. Bir uluslararası kuşatılma gerçeği olan komplo ve mutlak tecrit, ancak bu iç içelik üzerinden ele alınırsa aşılacaktır.
İmralı mutlak tecritini aşmak, Kürdistan’da yaşanan kent kuşatmalarını da aşmaktır aynı zamanda. Tüm bu sosyal-siyasal-askeri kuşatmaları aşmanın yolunu yine Önder Öcalan gösteriyor: “Uluslararası komplonun tümden boşa çıkarılması, demokratik modernite sisteminin inşa görevlerinin, demokratik çözüm ve barış çabalarının başarısına bağlıdır. 20. yüzyılın tüm hain ve işbirlikçilerini, en üst emperyalist irade altında birleştiren bu komployu, bir tarihi Anadolu ve Mezopotamya barışına dönüştürmek, halklarımızın ve tüm sorumlu güçlerinin önünde görev olarak durmaya devam etmektedir. Bu göreve sahip çıkmak, tarih boyunca arzulanan onurlu barışın, kardeşliğin, özgürlük ve eşitliğin de yoludur…”                         

 * Avukat/Asrın Hukuk Bürosu