Zira Türk tarafı PKK ile yürüttüğü ateşkesi kendi kamuoyuna, “Analar ağlamasın” argümanı ile kabullendirirken, Türkiye`nin dönemsel olarak DAİŞ`i Kürdistan tehlikesine karşı bir “proxy” olarak kullanma niyeti genelde tüm Kürdistanlı yurtseverleri, özelde Kürdistanlı anaları tarihsel bir yıkımın eşiğine getirmiş durumda. Dört yıldır Suriye ve Batı Kürdistan`da yaşanan yıkıcı iç savaşta Kürt cephesi askeri ve siyasi bileşenleri; halkı talan, hırsızlık, yağma ve mal mülk, can gasplarına karşı başarılı bir şekilde korumakta hatta bu şartlarda sosyal ve ekonomik hayatı bile kendi dinamikleriyle düzenleyen bir aşamaya yaklaşmaktaydı. Kürdistan ile fikirsel ve kalbi bağ kuran her Kürt bireyi, Ortadoğu krizlerinin birini daha ikinci bir “özgür Kürdistan” ile taçlandırmanın hayalini kurarken, Türk devleti tarihten gelen zorbalığını, kötülüğünü, entrikacılığını birçok devletsel, siyasal, kitlesel kuvvetini iletişim araçlarını da en yoğun biçimde kullanarak engellemenin yolunu aramaktadır. Sokak Kürt`ünün “kalitesiz düşmanlık” diye formüle ettiği bu “sıradan egemen Türk kötülüğü”nü açıklamaya kıyaslar yetmez.
Zira 2. Dünya Savaşı'nda Nazi zorbalığının en güçlü dönemlerinde bile Kemalist guruh “1 koyup 3 almak” derdine “Mahabad” deneyimini boğmaya kalkışmak adına bu kadar çaba harcamamıştı. Güney Kürdistan`in doğusunu da ölümcül proxyler tutarak engellemeye kalkışmamıştı. Zira 2000'lerin ortalarından sonra İslamcı kılığında ortaya çıkan “sakallı Arap-Cecen Naziler” ile birçok ilişki biçimi geliştirmekten çekinmeyen bir kabadayılığa sahip. Modern Türk kabadayılığı kendi toplumunun dinci-ulusalcı- Atatürk cumhuriyetçisi, kısmen liberal milliyetçi kofluklarını siyasi koalisyonda bir araya getirerek “başcakal”ın emrinde Kürdistan karşıtlığı temelinde mobilize etmiştir.
Zira demokrasi-adalet-eşitlik safsatalarıyla yola çıkan bir iktidar, yarattığı devasa basın yayın imkânlarını Kürtlerin haklı taleplerini karartma araçlarına, piyasaladığı yazar-çizer takımından kimisini “mal mülk soyguncusuna rehberlik eden çakala“ kimisini vatan savunmasında hayatını yitiren Kürt savaşçılarının mezarlarında altın dış arayan eşkıyalara dönüştürdü. Kimi Kürt aydınlara ise Kürtleri mekteplerde-camilerde-meclislerde Kur`an ilahi okutarak efsunlayıp tarlasından hasadını, ağılından kuzusunu, çiftliğinden atını çalan “mulatolara“ dönüştürdü. Uygar bir toplumda ancak soyguncu, dalavereci, altın dış arayıcısı olabilecek nice militan Türk aydını, yazarı çizeri dört yıldır özgür-demokratik Kürdistan`in doğumunu“ karabasan çirkefliğiyle“ engellemek derdindeler. Hükümet başlarının bir işaretiyle her söylemini Kuran ayeti gibi şaşmaz kabul eden bu sıradan kötülük tayfasının resmi söylemi matbuat ve sosyal medyada yoğun bicimde işlenerek şu biçimde dillendiriliyor:
- Sınırları açtık, Kürtler kardeşimiz
- PKK ile yürütülen sürecin Rojava ile ne ilgisi var
- Esad ile işbirliği yapan PYD,
ÖSO ile zamanında çatışanlar
- Statü uğruna katliamlara razılar
- Kantonları feshetsinler, yardım edelim
- Sınırlardan geçen cihatçılar El Nusralı,
DAİŞ`li değil.
Bununla DAİŞ`in Kürtlere karşı yürüttüğü barbarlığın apolojisini yapmaktalar. Tüm çabaları Kürdistan`da şehit edilen bir gencin çürümüş etini dişlemeye benzeyen yamyamlıkta. Çoğu zaman kürdan da kullanmazlar, sabah ilk gördüğü yemle idare edip akşama kadar bununla geviş getiren antilopları andırıyorlar. DAİŞ`in yerinden yurdundan ettiği insanların varlıklarına üşüşmüş TC`nin bu resmi aydınlarının tezlerini bir bir açmakta bir kez daha fayda var:
Sınırları Kürtlere açmak:
Suriye iç savaşı ve Rojava savunma savaşının başladığı anlardan bugüne kadar TC`nin “de jure” sınırlarından binlerce Kürt, Arapların arasına karışarak göçtü. Büyük yıkımların yaşandığı Suriye Kürdistan`ından Türkiye metropollerine geçenlere “PYD, YPG, kanton yönetimleri karşıtlığı” şart koşularak bazıları AFAD ve Başbakanlık yardımlarından yararlandırıldı. Ama binlerce Rojavalı Kürt Türkiye kentlerinde dilenciliğe zorlandı, ucuz iş gücü olarak çalıştırıldı, böylece göçmen Kürtler bile TC`nin rehinesi konumuna düşürüldü. Şahsen İstanbul`da yüzlerce perişan olmuş Efrînli, Qamişlolu insanla tanışma fırsatı buldum. Sınırlardan göç, aynı zamanda TC devletinin ve AKP rejiminin yürütmeye çalıştığı “güvenli bölge” projesi girişiminin Kürdistan`ı önce Kürtsüzleştirme sonra da Araplaştırma niyetinin bir sonucu. Zira Türkiye`ye göçmüş Arapların, Erdoğan rejimince son tezkere ile “güvenli bölge”ye yerleştirilmesi düşünülüyor. Kürtsüzleştirme Türk-Arap ve Fars barbarlığının Kürtlere yönelik tarihsel suçları arasında. Erdoğan`in “Hesekê de Efrîn de bu duruma düşer” sözleri ise niyetini apaçık ortaya koyuyor.
Sınırdan geçirilen cihatçılar DAİŞ`li değil, başka cihatçı gruplardır, iddiası
DAİŞ lideri Bağdadî, 10 Nisan 2013 tarihinde yaptığı açıklamada, El Nusra`nin Suriye`de kendileri tarafından kurulduğunu belirtmişti. Nusra lideri Covlani`nin ise 2011 yılından önceki süreçte Irak`ta Maliki rejimi ve ABD`ye karşı savaşan Irak İslam Devleti'nde yönetici olduğunu yine Bağdadî açıklamıştı. El Nusra`nın 2012 ve 2013 faaliyetlerinin tümü neredeyse Kürdistan güçlerine ve Kürdistan topraklarına yönelikti. DAİŞ-El Nusra ayrışması, Bağdadî-Doktor Eymen Ez Zevahiri`ye itaat tartışmasından sonra başladı. 2013 Temmuz ayından sonra Serêkaniyê, YPG tarafından özgürleştirildiğinde, ÖSO komutanlarının El Nusra ve Ahrar al Sam denen tetikçi örgütlerle PYD ve PKK`ye karşı nasıl bir savaş başlattıklarını hatırlatalım. Liwa Tevhid, Liwa Furkan ve daha birçok ÖSO tugayının Gaziantep`te düzenledikleri toplantının sonuç bildirisini da bu linkten bulabilirsiniz. (http://rojavabilgi.blogspot.ch /2013/08/antepte-ihh-ve-benzeri-yardm.html) 70 ÖSO grubu ve DAİŞ ile onun bağlısı El Nusra`nin silahlı komutanları Türk MİT`i ve İHH tarafından Antep`e çağrılmış buradan Kürdistan`a saldırmaları emredilmiştir. Bugün Kobanê`de olan biten her şey 2013`te YPG`nin başarısızlığa mahkum ettiği saldırıların güncellenmiş halidir. İlgili habere bu linkten de ulaşılabilir. (http://gaziantepgunes. com/mobile/ haberdetay.asp?id=24659)Konuya dair birçok resim-videoya basit bir google taramasıyla ulaşılabilir.
PKK ile TC arasında Kuzey Kürdistan'da yürütülen istişarelerin Rojava ile ilgisi var mı?
Bu soruyu cevaplamak için kâhin olmaya gerek yok, TC`deki İslamcı oligarşi, Suriye savaşında açık bir müdahildir. Bu müdahillik aynı zamanda Suriye üzerinden Osmanlıcı yayılmacılığını güncelleme siyasetiyle ilgilidir. Zaten Erdoğan`ın park açılışlarında bile Üsküp-Gazze-Şam-Mekke vs. gibi uzayıp giden gevezeliği sıradan bir ajitasyondan ziyade yayılmacı amaçların dışa vurumu olarak yorumlanabilir. Bugün Suriye ve Kürdistan`da sonuçları yıkım olan bu savaşın Türk devleti açısından önemi bu yayılmacılık yönündedir. PKK de Suriye Kürdistan'ında hem politik hem askeri açıdan Kürtlerden yana müdahildir. PKK`nin Rojavayê Kürdistan`a taraf olması PKK`nin konfederal Kürdistan hedefiyle ilgilidir. Bu, Kürtlerin en doğal hakkıdır. Bu savaşı PKK başlatmadı. BAAS rejimi ve TC ile ortak uluslararası güçler başlattılar. PKK, öncelikle başlamış bir savaşın sarsıcı etkilerinden Kürdistan halklarını korumayı esas aldı. TC`nin yayılmacı amaçları da şimdilik Serêkaniyê`de, Efrîn`de, Qamişlo`da Kürtlerin kararlı taleplerine tosladı.
Esad rejimiyle PYD ilişkisi iddiası
Bu iddia 2011 yılından itibaren Türk devletinin tepesindeki stratejik akıldan Türk basınına ve uluslararası basına, oradan Güney Kürdistan basınına servis edilen ahmakça gevezelikten başka bir şey değil. Özellikle Taraf gazetesinden Yasemin Çongar, Ahmet Altan, Yıldıray Oğur üzerinden dolaşıma sokulan PYD-Esad ilişkisine yönelik propaganda, haber-yorum-bilgilerin hiçbiri kanıtlanmadığı gibi uçuk, aptalca birer fikir olarak bu çapsız yazar çizerlerin elinde patladı. Özellikle Yıldıray Oğur`un giderek istikrarlı bir özel savaş elamanı olarak ``içeriden makbul Kürtlere söyleterek`` dillendirdiği bu akılsızlık hali giderek sakalsız ve Türbanlı-Türbansız DAİŞ'li manyaklığına dönüştü. Özellikle Kürt basınının önemsenebilecek çabaları sonucu birçok bilgi belgeye dayanan TC-DAİŞ ilişkisini perdelemek için bu iddia hala dillendiriliyor. Bu canlı savaş aygıtlarının ruh hali Hesekê`de Esat rejimi- YPG çatışmasında rejim güçlerinin geriletilmesinden sonra gösteri yapıp “DAİŞ Hesekê`ye“ sloganı atan Arap milliyetçilerine benziyor. Ya da Güney Kürdistan`da peşmerge güçleriyle tarihsel hesaplaşmasını bitirmemiş Saddamcı pisliklerin Türk versiyonları… Kaldı ki Suriye`de sabah akşam değişen dengeler göz önüne alındığında PYD'nin, kantonları tanıması şartıyla Suriye merkezi hükümetiyle ilişki kurmasının Kürt ulusal hedefleri açısından bir sakıncası da yoktur. Eğer TC hükümeti kendisine angaje ÖSO gruplarını Kürdistan`a salmasaydı muhtemelen Suriye muhalefetiyle PYD arasında Suriye`de demokratik devrimi tamamlayacak süreç başlamış olurdu. Türk yayılmacılığının ahmak yazar çizer takımı bu gerçeği bildiği halde saklıyor. 16 Eylül 2009 yılında Erdoğan hükümetiyle BAAS rejimi arasında imzalanan “Yüksek Düzeyli Stratejik İşbirliği Konseyi Anlaşması” bu yönlü iddiaların aksine TC ve ona paravan Arap şovenistlerin BAAS`cı olduğu görülecektir. http://rojavabilgi.blogspot.ch/2014/05/baasn-gerçekte-yaptklar-operasyonel.html (bu linkte BAAS rejimiyle PYD savaşı gün gün detaylandırılmıştır.) BAAS`in PYD ve diğer Kürt gruplara yönelik 2009 sonrası operasyonları tümden TC hükümetinin ilgili birimleri ile koordinasyon halindedir.
Değerlendirme:
Kobanê savaşı YPG`nin sadece barbar soysuzların işgal girişimlerine karşı direnişi değildir. Kürdistan üzerine hesapları olan tarihsel Türk- Arap-Fars sömürgeciliğinin doğrudan tasfiyesine dayanan çok nitelikli bir savaştır. Bu çarpışmaların Kürt ulusuna ağır bir maliyeti olacaktır kuşkusuz, lakin bu saldırganlığın püskürtülmesi demek Kürdistan'ı Kürtsüzleştirme, Kürdistan'ı Araplaştırma, Kürdistan'ı tek tip mezhepleştirme stratejilerinin de boşa çıkarılması demektir.
CENGİZ SOLMAZ: Kobanê'de barbarlık ve Kürdistani direniş