Üzgünüm çocuğum, Selo abin duracağa benzemiyor. Türkiye siyasi ikliminde politik figürler oldum olası ya hep baba rolünde, ya da anne rolünde olagelmiştir. Yetişkinlerin yönettiği bir politik ortam şimdiye kadar neredeyse hiç olmadı. Padişah ve sonraki liderler tebaaya ve yurttaşa zavallı, incinmiş, kurtarılmaya muhtaç bir gözle baktı. Bu durumun hoşuna gittiğini anlayan yurttaşlar ise bu rolünü pek sevdi ne de olsa onun yerine annesi ve babası bütün sorumlulukları üstlenecekti. 

Onun için politik figürlerin tarihteki rolü koruyucu oldu ve ne yazık ki hiçbiri de yetişkin gibi davranamadı yani olaylara, durumlara bilimsel, felsefi ve psikoarkaik bir gözle bakmadılar. Onun için de tebaa da onlara benzedi.

Böyle bir ortamda Sayın Demirtaş’ın Anadolu toplumu için bir şans olduğunu düşünüyorum. Çünkü bir tarafta kahvede sigara içenleri azarlayan bir lider var, bir tarafta yine baba figüründen çıkamamış bütün günah ve kabahatlerinizi affedeceğim diyen bir lider var, yine bir tarafta sinirli ve hep eleştiren bir lider var. Ve diğer tarafta kendisine “Lan bi bak!” diye hitap edenlere gülümseyen hoşgörülü ve çocuksu yönünü unutmayan yetişkin bir lider var. Sayın Demirtaş’taki bu özelliklerin var olmasını çok önemli buluyorum.

Son zamanlarda farklı politik kesimlerden Sayın Demirtaş için defalarca şu sözleri duydum; “Keşke bizim böyle bir parti başkanımız olsaydı. Ne güzel konuşuyor. Samimi, güvenilir. Yalansız.”   

Eminim ki bu sinerji ve yurttaşlara baba gibi davranmayan, onları kişi oldukları için önemseyen ve değer veren her kesimi kucaklayan bir liderin ve partinin baraj sorunu da olmayacaktır. Elbette Demirtaş, güzel konuşuyor, ne dediğini biliyor. İnsanı ciddiye alıyor, bu ülkeyi ve insanlarını iyi tanıyor. Alışageldiğimiz liderler gibi el kol hareketleri yapıp karşısına çıkan insanları azarlamıyor. 

Yalana tenezzül etmiyor.

Tehditler savurmuyor. 

Gerçekleştiremeyeceği vaatlerde bulunmuyor. 

Söz gelimi “İktidara gelirsem günahlarınızı sileceğim” dese bile inanıp oy verecek insanlar varken Demirtaş bunu yapmıyor. 

Gerçekten insanlar haklılar. Açıkçası ben de bu kadar sempatik bir parti lideri ilk defa görüyorum. Yunanistan’ın Çipras’ını es geçmeyelim zira sinerjisi gittikçe yayılıyor.

Demirtaş kanlı bir coğrafyada yeşeren bir güle benziyor. Hani demiş ya Marko Polo, ölüm döşeğindeyken “Gördüklerimin yarısını bile anlatmadım. Çünkü kimse bana inanmayacaktı” der. Bu sözü çok beğeniyorum ve ne zaman yazmaya başlasam aklıma geliyor. 

Çünkü Demirtaş’ın dünyaya geldiği coğrafyada ve benim de yaşadığım ve gördüğüm şeyler Ortaçağ’ın engizisyonlarından daha korkunçtu. Adeta bir zulüm coğrafyasında yaşıyorduk. Adalet diye bir mekanizma asla uğramamıştı bu coğrafyaya. 

Zindanlar tıka basa dolu, sokak ortasında işlenen cinayetler, faili meçhuller ve ölümün uğramadığı ev yoktu. İnsanlar evlerinden alınarak zorla ajanlaştırılıyor anne baba evladını tanımayacak duruma getiriliyordu.  

Dostu, düşmanı ayırmak gerçekten zordu; zira baba devletin korucusu, kızı gerillaydı. Her şey öyle endişe vericiydi ki biz de aynı coğrafyada yaşadığımız için bu zulümlerin dışında kalamıyorduk. 

İnancım gereği ve gördüklerime bakarak sömürge bir bayrağın altında yaşayan halkın devrimci özgürlük mücadelesini, ulusal ve sosyal haklarının alınmasını destekliyordum. Tarihin tozlu ve bize asla öğretilmeyen, sürekli bizden gizlenen sayfalarına uzandığımda ise dehşet içinde kalıyordum. 

Çünkü tarih boyunca “Türk-Kürt kardeşliği ve eşitliği” temelinde bir ülke kurulacağı inancıyla yaşayan Kürtler hem Osmanlı hem de Cumhuriyet döneminde Türklerin yanında yer almıştı ve bir türlü özledikleri kardeşliği ve eşit vatandaşlığı göremedikleri gibi sürekli akıl almaz şiddet yöntemleriyle bastırılmış ve sürgün edilmişlerdi. 

Kimi zaman hilafet ve saltanatı geri getiriyor diye kimi zaman da emperyalist güçlerin oyununa gelip Türklere başkaldırıyor diye bastırılıyordu. İşin ilginç tarafı ise zamanın TKP’si de Mustafa Kemal’in yanında yer alarak kadim ve sömürge halkın haklı mücadelesini görmezden geliyordu. 

Şimdi geldiğimiz noktada ise onca dökülen kana, yakılan köylere, devlet tarafından işlenen faili meçhul cinayetlere, yıllardır süren haksız ve kirli savaşa rağmen bazı Türkiye sol hareketleri yine sömürge halkların yanında yer almak yerine kendilerinin bile oy vermediği partiler kurarak özgürlük mücadelesini boşa çıkarmaya savaşa çanak tutmaya devam ediyorlar.

Daha ilginç ve akıl tutulması yaşatan bir başka olay ise HDP’yi desteklemeyen Kürtlerin durumu. Elbette herkes aynı düşünmek zorunda değil ve fakat gün artık didişme günü değil, onur günü! 

Kürt coğrafyasında yaşanan trajediyi, felaketleri yaşadıkları halde halen özgürlük mücadelesiyle aralarına duvar örmeye devam etmeleri ancak Türk süngülerine hizmetten başka bir şey değildir sanırım.

Seçimlere çok az bir süre kaldı. Demirtaş’ın yaydığı sinerji muhteşem. Kürt olmayan, HDP’yi onaylamayan üç kişiden biri Selahattin Demirtaş’a sempatiyle yaklaşıyor. Hatta platonik aşk besleyenler bile gördüm. Gizlice sevenler, Demirtaş’ın olduğu programlarda birbirlerini arayıp “Televizyonu açın Selahattin konuşuyor” diyenler. 

Çünkü o Selahattin, evlerinden biri ve çocukları gibi. Kendisine “Lan bi dur!” diyene gülümseyen biri. Dilerim kahvede sigara içenlere kızan dikta bir anlayış karşında “Lan bi dur!” hoşgörüsü ve barış kazanır. Ve sevgili Selo kesinlikle duracak gibi değil, “Lan bi dur” diyenlere gülümseyerek barajı geçecek.