Cerablus saldırısıyla Türkiye’de neredeyse bir düğün dernek havası var. Sanki Türkiye bölgede bütün istediklerini gerçekleştirmiş, tüm bölge ve dünya ülkelerini hizaya getirerek emrine koşmuş, sultanın yayınladığı fermanlar sorgulanmaksınız her yerde uygulanır olmuş.
Oysa gerçek bunun tersidir. Asıl bundan sonra oyun başlayacak, kartlar karılacak ve sonuçta herkes elindeki kozları sahaya sürecek. Son dönemlerde bölgede baş döndürücü diplomatik trafiğin gelişmesinin de, yeni ittifak arayışlarının da, sahada atılan somut adımların da gerçek nedeni bundan sonraki hamleler hesabınadır.
Türkiye’nin Cerablus’u DAİŞ çetelerinden devraldığını herkes biliyor. Bu, ne karşı cephede yer alan güçleri ne de yanında yer alanları şaşırtan bir durum değildir. Musul konsolosluğunun anlaşmayla devralınmasından beri herkes DAİŞ ile Türk devleti arasındaki ilişkiyi zaten biliyordu.
Ancak yeni olan şey Türk dış siyasetinin son dönemlerde yaşadığı eksen kaymasıdır. Aslında tam olarak eksen kayması denilebilir mi, Türkiye Suriye savaşından bu yana birlikte hareket ettiği güçleri tümden öteleyerek karşı cepheye geçebilir mi bunu da zaman gösterecek.
Hatırlayalım, Türk devleti bölgede İran’ın başını çektiği Şii bloğun karşısında Sünni bloğun başını çekiyordu.(Ki durum halen böyledir) Bölge politikasını tümüyle Türk-Sünni mezhep milliyetçiliği üzerine inşa etmişti. Buradan bakıldığında dünün “kardeşim Esad’ı” bir anda “ kendi halkını katleden katil Eset” durumuna gelmişti. Dolayısıyla Sünni mezhep milliyetçiliğiyle hareket eden DAİŞ çete sürüsü katliamlarla ilerlerken perde arkasında oyun kurgulayan aslında yine Türk devleti ve başı durumundaki Erdoğan’dı. Çünkü DAİŞ’in ileriye doğru attığı her adım aslında Erdoğan liderliğindeki Türk devletini kendi hedefine daha da yakınlaştırıyordu.
Ne var ki, plan başladığı gibi gitmedi. Irak ve Suriye’de engel tanımadan girdiği her yeri buldozer misali ezen DAİŞ beklenmedik bir anda Kürt duvarına çarptı. Bu ani durdurulma karşısında şaşkına dönen DAİŞ, gün geçtikçe Rojava direnişi karşısında aldığı darbelerle gücünü kaybetti. Hal böyle olunca Erdoğan ve Türk devletinin bu ani şoktan sonra giderek daha fazla Kürt düşmanlığını dillendirmeleri kaçınılmaz oldu. Çünkü Kürtler sadece DAİŞ’i durdurmuyor, adım adım Rojava’daki tüm halklarla birlikte yeni bir sistem inşa ediyorlardı. Dolayısıyla DAİŞ’in, önü alınamaz denilen ilerleyişi karşısında Sünni mezhebin liderliğine soyunan ve sarayından fetvalar çıkarmayı kendisine görev edinen Erdoğan’ın Neo-osmanlıcılık hesapları giderek alt üst oluyordu.
Özcesi, Erdoğan’ın DAİŞ’in yenilmezliği üzerinden kurguladığı siyaset tümüyle dibe vurdu. Böyle olunca artık sadece kendisi adına vekalet savaşının yürütülmesinin işi kurtarmadığını gördü ve U dönüşü yaparak yeni bir siyaset geliştirmeye başladı. Önce Rusya ile yalvar yakar ilişkiler kuruldu, ardından İran ve Suriye ile Kürt düşmanlığı ortak paydasında bir araya gelmeye çalışıldı. Derken 23 Ağustos’ta Barzani de Ankara’ya çağrılarak bu yeni denkleme dahil edildi. (KDP Sünni blok içerisinde baştan beri Türk devletinin yanında yer aldığından aslında yeni ittifakı da sayılmaz.) İşte Cerablus’a fiili ve resmi olarak giriş ancak bundan sonra gelişti.
Bu gerçekler gözetilmezse, Türk devletinin yaptığı son hamleler birileri açısından büyük bir başarı gibi görünebilir. Ya da havuz medyası bunu iç kamuoyuna böyle gösterip kabul da ettirebilir. Peki gerçekten kazanılan Türk devleti adına bir zafer mi?
İran, Suriye, Rusya ve Rojava düşmanlığı üzerinden Kürtler adına KDP ve Barzani’yi de yanına almış bir Erdoğan’ın son hamleleri başarı olarak görülebilir.
Ancak Şii ve Sünni blok arasındaki tarihsel çelişkiler ve özellikle son yıllarda DAİŞ üzerinden gelişen Sünni mezhebin Şiilerde yarattığı duygu kırılması hesaba katıldığında durumun hiç de Türk devletinin gösterdiği gibi olmadığı, olmayacağı daha net görülebilir.
Bir başka yazının konusu ama kısaca, Sünni blokta yer alan güçlerin Türk devletinin şii blokla flörtünü sonuna kadar görmezden gelmesi mümkün değildir. Dolayısıyla Türkiye’nin şii blokla ilişkileri de ancak bir radeye kadar mümkündür.
KDP’ye biçilen rol Kürt birliğini içten yontmadır.
Burada özel olarak ele alınacak bir durum da, oluşturulan Kürt karşıtı ve özelde de Rojava karşıtı ittifaka KDP’nin dahil edilmesidir. Aslında KDP başından beri Türk devletiyle Rojava’ya karşı aynı paralelde bir politika izledi. Çünkü KDP, kendi denetimine girmeyen PYD’nin Rojava’daki varlığından son derece rahatsızdı-r.
ENKS gibi Türk devleti destekli yapıları kullanmasından tutalım da, ekonomik ambargolarla halkı Rojava yönetimine karşı kışkırtmaya, Kürt halkı içinde PYD’yi açıktan karalamaya kadar geliştirdiği hiçbir siyaset tutmadı. Bu siyaset tutmadığı gibi, Rojava’da yaşanan gelişmeler tüm parçalardaki Kürtlerin büyük sempati ve sahiplenmesini kazandı. Bu durum KDP’nin Kürtler arasında siyaseten yalnızlaşmasını doğurdu. Güney Kürdistan siyasetindeki başı buyrukluğu, darbeyle yönetime el koyması KDP’yi ayrıca yalnızlaştıran bir diğer etmendi.
Sonuçta KDP kendi geleceğini Türk devletinin yanında yer alarak Rojava’ya karşı açıktan düşmanlık yapmakta buldu. Aynı siyaseti İran’la da geliştirmek istiyor. İran’ın da BAAS rejiminin yanında yer alarak Kuzey Suriye federasyonuna karşı durduğu bilinen bir durum. KDP bu durumu da kendi lehine çevirmek istiyor. İran ve Türk devletinin kuzey Suriye’ye müdahale ederek yaratacakları bir boşluğu kendisi doldurmanın hesabını yapıyor. Ki durum böyle gelişirse iki devletin PKK’ye karşı da yeni bir hareket geliştirme durumları büyük olasılıktır. İşte KDP Kürdistan'da kendi hakimiyeti önünde en büyük engel gördüğü PKK’ye karşı gelişecek böyle bir müdahalede de alternatif bir güç olarak var olmanın hesaplarını yapıyor.
İran ve Türkiye nasıl ki Kürtlerin blok halinde kendilerine karşı durmasını engellemek için KDP’yi kullanmak istiyorlarsa, KDP de onların, özellikle Özgürlük Hareketine vuracakları darbelerden sonra oluşacak boşlukları doldurmanın hesaplarını yapıyor.
Hesaplar böyle. Ancak Kürt Özgürlük Hareketinin ve devrim güçlerinin de ciddi bir siyasi, toplumsal, askeri gücü olduğu gerçeği bu hesapların sahada uygulanabilirliği önünde en büyük engel. Bundan sonrası kimin doğru ve sonuç alıcı hamleler yapacağına kalmış. Tarih hepimize gösterecektir.