Şehba ve Efrîn bölgesine saldırı düzenleyen TC devleti ve çete grupları umduklarını bulamadı. Büyük bir hevesle başladıkları, belki de Cerablus işgali sürecindeki çatışmalara benzer bir sonuç elde etmek istedikleri saldırılar kırıldı. Devrimciler Ordusu (Ceyş El Siwar) içinde yer alan savaşçıların yaratıcı taktikleri ve iradeli duruşları ise başarının altında yatan temel neden. 

Çete gruplarının TC devletinin iddia ettiği gibi DAİŞ karşısında başarı elde etmediği gibi elinde bulunan alanları korumakta bile zorlandığı bu çatışmalarla bir kez daha görüldü. Hava desteği, İHA keşfi, obüs/top saldırısı, zırhlı araç, silah ve cephane desteğine rağmen tek bir metre dahi ilerleyememeleri bunun ispatı. 

Bölgeyi iyi bilen ve gelişmeleri yakından takip eden bir arkadaşım saldırılarda düzenlenen bombardımanları Rojava’da karşılaştığı “Dar bir zaman ve mekana sığdırılmış en şiddetli bombardımanlar” olarak tanımlamıştı. DAİŞ’in, El Nusra’nın, BAAS rejiminin saldırılarını da aşan şiddetteki saldırıların sonuç almaması başta saldırıları koordine eden Türk subaylarını şaşırtmış olacak ki “Şêx Îsa’da (saldırıların odak noktası) taş taş üstünde bırakmadık, yine de alamadınız” diyerek, çetelere teessüf bildirmiş. “Tek bir cadde bile alsanız yeter” ısrarları da sonuç almamış olacak ki saldırıların dördüncü günü ve gecesinden itibaren karadan herhangi bir ilerleme girişiminde de bulunmadılar.

Bu saldırıların Devrimciler Ordusu’nun 4 köyü DAİŞ’ten almasının hemen ardından başlatılması, bu alandaki temel stratejinin Kürtlerin ve federasyon düşüncesine sahip diğer halkların ilerlemesinin önünü almak olduğunu bir kez daha gösterdi. DAİŞ’le mücadele, bahanedir anlayacağınız. Bab’ı da DAİŞ’e darbe vurmak için değil, Minbic ve Efrîn’in birleşmemesi için ele geçirmek istediğini de iyi biliyoruz. 

TC devleti saldırılar için ilgili devletlere başvurduğunda da “Ya o köylerden çıkacaklar ya da biz zorla çıkaracağız” diyerek niyetini açıkça beyan etmişti. Şüphesiz TC devletinin Kürtlere yönelik bu sabit öfkesi ve aymazlığı birçok gücün işine geldiğinden pek de ses etmek istemiyorlar. Sonuçta bölgedeki en aktif gücün kısır çatışmalar içine çekilerek, sürekli tehdit altında tutularak alternatif çözüm ve sistem arayışlarının geciktirilmesi hakim güçlere biraz daha zaman kazandıracaktır. Her derde devaya zaman, onlar da geciktirerek bir şeylerin değişebileceğini umuyorlar. 

Peki bu stratejik bir yaklaşım mı? Çoklarının belirttiği gibi ABD, TC devletini Kürtlere yeğliyor mu? 

Mevcudu değerlendirebilmek için başlangıcı görmek gerekir. ABD’nin Kürtlerle yakınlaşmasının tek bir nedeni var o da Kürtlerin askeri başarısı. Kobanê saldırısının ilk ayı boyunca tüm olumsuzluk ve imkansızlıklara rağmen gösterdiği direniş olmasaydı böyle bir Koalisyon olmayacaktı. Koalisyon’un ismi de zaten “DAİŞ Karşıtı Uluslararası Koalisyon”. 

Bu anlamıyla Kürtlerle ABD arasında ideolojik, siyasi bir birlik yok ve çıkarlarının farklılaşması gayet doğal. Kürtlerin ABD’den, ABD’nin de Kürtlerin askeri gücünden faydalanmasına dayalı bir ilişki söz konusu. Bu nedenle ABD, TC ile Kürtler arasında bir denge siyaseti yürütmek zorunda. Bu siyasetin ne kadar devam edeceği tam olarak belli olmasa da Kasım ayındaki seçimlere kadar da değişmeyeceği beklenebilir.

Kürtler ve dostları bu gerçeği iyi biliyor. Bu nedenle halen bağımsız bir politika sergiliyorlar. Hiçbir siyasete bağlı kalma zorunlulukları da yok. Tüm olumsuzluklara rağmen direnebilmelerinin altında yatan temel neden de zaten bu.