İnsan oğlu inkar ve kedi misali pisliğini külle örterek, yalanlarına yalanlar zımbalayarak değil, suçlarıyla yüzleşerek insan oldu.

Türk devleti, bu konuda yer yüzünün bir istisnasıydı. Resmi söylemde Ermeni kırımı yok, “yollarda telefat var”dı. 1925-1938 Kürt soykırımı, “isyan bastırmak”tı. Türk solunun deyimiyle, “feodal ağalarla mücadele…”
6-7 Eylül 1955 vandalizmi “Komünistlerin eseri”, 1978 Çorum, Sivas, Maraş katliamları, sonraki Sivas insanlık yangını, hala “sağcılarla solcuların çatışması”dır.
Çetecilikti, bu. Son Kürt isyanında, bizler hukuka dayalı devletin ordusunu “savaşta” bilirken, dünya bir kere daha çetecilikle yüz yüze geliyor, Türk ise iftiharla, çetecilerden efsaneler yaratıyordu. Kabukta yasal ordu, altında kiralık katiller, mafya çeteleri…
Mafyayı da kendilerine benzetmişlerdi. Ölüye tecavüz, insan kulağından sevgiliye kolye, bilezik, namaz kılana tesbih mafya raconuna aykırı, onursuzluktu.
Masumların barınağı, dilsiz, tepkisiz köyleri yakmak, çocuk, kadın ayırımı yapılmadan köylüleri tenhada öldürmek de…
 Hürriyet gazetesinin “Tamburalı General” diye efsaneleştirdiği bir General, uyuşturucu kaçakçısı çetenin başıyla, yemek sofrasında aynı fotoğraf karesinde ortaya çıkıyordu. Ötede, Hizbullah adıyla örgütlenmiş katillerin şefiyle…
Çetelerin işgaline uğramış Kürdistan kanayarak yanıyor, insanlar kaybedilmişlerini asit kuyularında arıyor, medya Türk ordusunun efsanevi zaferlerini parlatıyor, bıraktıkları kanlı, kirli izler, nasıl olsa cevabı duyulmaz diye PKK’nin boynuna asılıyordu.    
Daha sonra Parlamento komisyonuna bilgi veren Astsubay Hüseyin Oğuz, bu dönemde savaşta bilinen kimi subayların helikopter, zırhlı araçlar ve hatta “şehit tabutu içinde” uyuşturucu nakliyatıyla meşgul olduğunu, Lice’de öldürülen General Bahtiyar’ın vurulması için, dürbünlü tüfeğin Hakkari’den helikopterle getirildiğini söylüyordu.
Bir başka “efsanevi” general, yandan çarklı kovboy edalı Mete Sayar’dı. 1992’de Şırnak şehrini uykuda basıp topa, rokete tutmuş, katliamdan kurtulanlar topluca sınırı aşmışlardı.
“Büyük taarruz”un, yakışan zafer izlerini görmeye gittiğimizde, bizi çembere almış, ardımızdan gelen Aziz Nesin’ine de kurşun sıkılmıştı.
General şimdi, Silopi’de ikisi çocuk, altı köylüyü katletmekten sanık.
Oysa, hukuka dayalı olması gereken devlet budur. Savaşı bile kirlettiler. Nitekim, “efsaneleri bırakın, onlar yan yatarken Kürt gerilla ile savaşan biziz, sivil katliamın şerefi de onun, bunun değil bize aittir” demişlerdi.
Gelelim bugüne: Kürtler sözkonusu ise eğer, hukuka dayalı olması gereken devlet yok, uluslararası çetelerle işbirliği geçerli ve berdevamdır.  
Yeni “süreç” budur. İçeride, “barış” adına, “süreç” diye ağza tadımlık şirinlik, Kürtleri yer yüzü boyunca silme için de Rojava Kürdistan’da uluslararası çeteler, kiralık katillerle iş ve güç birliği zemininde, can düşmanı Esad rejimini bırakıp, Kürtlerle savaşıyor...
Öbür yanda, Başbakanın söylediklerini kulağına fısıldayan adam Yalçın Akdoğan, “süreç yürüyor” diyordu. Oysa yürüyen bir şey, Kürtlerin özgürlüğüne dair atılmış tek bir adım yoktu. Devlet terörüyle zemine yerleşip, Kürtleri asimile etme, kendine benzetme, içine alarak yandaşlaştırma hileleri, Kürt yönetimlerini tasfiye etme entrikaları vardı.
Gerilla Kuzeyden çekilince, nasıl olsa “süreç var” hesabıyla Rojava savaş alanıydı.
Oysa, Cengiz Çandar’ın da dediği gibi “Rojava ile Kuzey süreci” iç içeydi. Kürt hareketi, çıkışından beri can ve mallarıyla destek vermiş kardeşlerinin imhasına seyirci kalamazdı.
Çeteci vahşetle imha ise gözler önündeydi. Dünya medyası, ta başından beri, Türk devletinin, uluslararası kiralık katiller kisvesinde Rojava’da savaştığını hakırıyor, Amberin Zaman, son hafta boyunca El Kaide’den kiralık personelin, sınır boyu kasabalarını üs tutup, oradan Rojava’ya taarruzlar tazelediğini tefrika ediyordu.
Eski MHP’li sonra Özal’ın Kültür Bakanı Namık Kemal Zeybek televizyonda “iki bin tane Türk gönderildi”, Erdoğan’ın eski yardımcısı Abdulatif Şener, “El Kaide’nin silahları Türk devletinden” diyordu.
O halde, “söz”ün nerelerinden çıktığından habersizlerle “süreç” imkansızdı. İmkansız yürümedi, yürümüyordu. Ara sıra kullandığım deyimle asla “doğurmayan” katır, doğurmuyor, yani bunlar hukuk zeminine gelmiyordu.
“Sürec”in başlangıcında, barış adına iyi niyet gösterisi olarak içerdeki silahlı güçlerini çeken, Kürt Hareketi, umutlarını tüketince, “çekilmeyi durdurtma” kararı almak zorunda kalıyordu.
Entrikacıların, sorunu getirdiği “süreç” şimdilik bu…