Ateş ve çocuk.
Birbirini tamamlayabilir mi?
Aklıma ilk elden gelen ortak özellikleri, ikisinin de zamanın derin girdaplarında büyümesi oluyor.
Çocuk büyüdükçe ya da büyütüldükçe, koşullarına sığmayan kökleriyle ateş olabiliyor.
Ateş büyüdükçe çocukları yakıyor. Çocuğun avucunda izli bir deri tabakası olduğuna bakmayın, sadece tezek sobasında yanmaz bir çocuğun elleri… Bazen büyümek de yakabiliyor ellerin içindeki gizi…
Ben çocuk deyince ya da içinde çocukların olduğu bir dünya üzerine cümleler kurulduğunda, aklım yine kayışını koparır ve iki seyir arasında bir yolculuğun tılsımına tutulur.
Birinci seyrime Mihriban gelir dayanır. Zeytin iriliğinde ve simsiyah gözleriyle, yüzüme bakar. Dokuz yıllık birikmişliğini döker yüzüne. Mihriban açlıktan ölen bir Kürt kızı… Ben çocuğun olduğu dünyada Mihriban’ı hep anarım… Yani dokuz yıllık bir sara acısına kapılır ve Mihriban’la yaşanmamışlıklar üzerine laflarım…
Diğer seyir halim ise;
Galeano’nun sözlerine tutulur; “Rio’da havaalanının duvarında yazılı olan tabelada ‘Lütfen valiz arabalarıyla oynamayın!’ diye bir uyarı yazısı vardı. Madrid’de kalabalık bir caddenin girişinde ise ‘Lütfen yüksek sesle müzik dinlemeyin!’ diye farklı bir tabelayı gördüğümde, bu dönemde çocuklar gibi oynayan, yüksek sesle müzik dinleyen neşeli insanlar var mı?” diye soruyor kelimeleriyle… Çocukluk oyunlarında arabaları söze katarak!...
Kısa öyküsüyle Mihriban’ın oyunsuzluğu, dayatılan bir göçün haritası vardı önünde. Gördüğü ağır işkencelerden dolayı çalışamayan babası vardı Mihriban’ın. Altı çocuk ve hasta eşi için geçim derdi denilen acımasızlığa göğüs germeye çalışan ve kendi ak sütü kadar helal olan emeğiyle yaşama tutunan bir anası vardı Mihriban’ın… Ve bir de tanesi “gönlünden ne koparsa” olan mendilleri vardı Mihriban’ın neon ışıklı ve kalabalık yaldızsız caddelerde…
Ama arabası yoktu çocukluğunda Mihriban’ın… Zaten daha fazla bu mezalim oyunu oynayamadı ve bir gün açlık denilen bir başlangıcın sonunda çıktı bu oyundan. Gazetenin üçüncü sayfasında dünyalar güzeli fotoğrafının yanında, üç-beş satırı geçmeyen hikayesiyle bir haber niteliğine dönüşmüştü Mihriban; “yoksulluğa daha fazla dayanamayan küçük Mihriban, ….yüzyılda açlıktan öldü” şeklinde üstünkörü bir yazı olmuştu. Ne arabadan, ne gerçek olan neon ışıklarından ne de mülteci çocukluğundan bahsedilmişti…
Ateş ve çocuk.
Şimdi birbiriyle buluşuyor bir Newroz gecesinde. Dilan tutuyor tutku dolu çocuklar ateşin başında. Ağaç diplerinde çatılmış kleşler, palaskalarda asılı duran otuz dört parçalı bombalar… Semada bir yıldız kayıyor ve biri ateşin üstünden atlıyor… Yılmaz bakışlar gözlerde ve eller birbirinde “mevziden mevziye fırlayan”ların türküsünü, mevzilere adanmışlar söylüyor…
Ateş bir kıvılcım bırakıyor karanlığa inat, sonra birkaç kıvılcım daha onun peşine düşüyor ardı sıra. Kurşuni bir ezgi mahcupça vuruluyor ateşin ışığına, çocukluğun yüzlerine çarpıyor karanlığı parçalayan aydınlıklar…
Bir süre sonra tetiğe basan bir el ile birlikte gökyüzüne doğru mermiler yol almaya başlıyor izlerini bırakarak. Sanki birbirine yetişmeye çalışan ateşböcekleri gibi bir görüntü çıkıyor ortaya… Mermileri atan ona baktığımı görüyor ve “al sen de birkaç tane at istersen” diyor. Hayır, anlamında başımı sallarken, sağımızda kalan ateşten bir aydınlık düşüyor aramıza…
Hemen oracıkta dikkatimi çekiyor bana uzattığı silahın kabzasını tutan elinin içindeki yara izi… Ateş ve çocuk belki de en fazla bu gece birbirini tanımlıyor ve sadece tezek sobalarında yanmıyor çocukların elleri…
CEVAHİR ÖMÜRCAN: Ateş ve çocuk