Ceyhan’da HADEP Gençlik Kolları’ndan neredeyse hiç kimsenin kalmadığı 1999 yılıydı. “Ve sen bilir misin Usta?” yazısı ile ‘Amara’ şiirini defalarca, hep birlikte okuduğumuz günlerdi. İşte Karer’i bugünlerden birinde gördüm. İlk zamanlar çok fazla sohbet etmeye fırsatımız olmadı. Sonrasında ağabeyim, o yıl kaybettiğimiz Abdurrahman adlı arkadaşımızın mezarı başında Karer adında bir genci gördüğünü ve o gencin mezar başında uzun uzun ağladığını söylemişti.
O günden sonraydı işte. Karer’i yavaş yavaş tanımaya başlıyordum. Babası eski tüfek bir devrimciymiş. Ama problemli ve ailede sürekli sıkıntı yaratan biriymiş. Karer, babasının evine gitmek istemiyordu. Her şeyi bırakıp tamamıyla partide çalışmayı istiyordu. Tam da o günlerde, Özgür Bakış gazetesinin ilçede bir dağıtımcıya ihtiyacı vardı. Karer’i bu görevi yapması için önerdik. Babası da o günlerde Ceyhan’dan ayrıldı. Karer ise gitmedi. Sonrasında Karer’in dağlara uzanan hikayesi için geri sayım başladı diyebilirim.
Karer’in, babası gittikten sonra, haliyle, kalacak yeri yoktu. Dönüşümlü olarak bizim evlerimizde kalıyordu. Maalesef, o ortamda Karer’i evine almayan, evinden uzaklaştıran kimi kişileri de görmüştük. Karer, gazete başına verilen komisyonla geçinmeye çalışacaktı. Ama küçük ilçede gazeteye karşı bir duyarlılık oluşturmak güçtü. Satılan gazete sayısı Karer’i geçindirmeye yetmiyordu.
Her sabah parti binasına kahvaltıya gelen Karer’in, bir gün elinde sadece bir ekmekle geldiğini gördüm. Neden böyle yaptığını sorduğumda, “Gazeteye çok borcum var. Tutumlu davranmalıyım” dedi. Bu durumda, ne yapabilirdim? “Bize sık sık gel, heval” dedim. Başka da bir şey diyemedim. Karer’in bizim evde olduğu günlerden biriydi. Askerden izne gelen ağabeyimle sohbet ediyordu. Evin kalabalığı içinde ağabeyim bana, “Arkadaşınız günlerce sokakta yatmış. Buna nasıl müsaade edersin?” diye çıkıştı.
Haberim yoktu. Karer’e baktım. Sesini çıkarmadı önce. Sonrasında, “Heval, sizin eve çok sık geldim. Sonra kimi yerde gelmemi istemediklerini anladım. Ne yapacağımı şaşırdım. Onun için size de gelmedim” dedi. Bir keresinde de parti binasına geldiğimde, gençleri ancak çay getir-götürmeye yarayan kişiler olarak gören bir parti yöneticisinin Karer’e bağırdığını gördüm. Karer de, el kol hareketleri yaptı ve çıkıp gitti. 
Ceyhan, çok küçük bir ilçeydi. Bir avuç devrimcinin üzerine yürümek sistem için hiç zor bir şey değildi. Nitekim, günde birkaç kere merkez karakoldan geçtiğimiz olurdu. Karer de bundan nasibini almakta gecikmedi. Polisin tehdidi ve takibi onu zorlamaya başlıyordu. Bir gün Karer’i akşama kadar görmedim. Kime sorduysam gazete dağıtımında olduğunu söyledi. Oysa partiye her gün uğradığını biliyordum. Öbür gün de akşama kadar Karer’den ses çıkmadı. Evde otururken Karer ansızın içeri girdi ve benimle konuşmak istediğini söyledi.
Çıktığımda görünmediği zaman boyunca polis otosunda gezdirildiğini ve kendisini çok zorladıklarını söyledi. Artık Ceyhan’da kalmak istemediğini, kendisine bir yol göstermemi istedi. Doğrusunu söylemek gerekirse o anda içimden Karer’in bir işçi olmasını ve her akşam evine ekmek götürmesini söylemek geldi. Karer, bunu yapmak isteyen biri değildi. Peki ne yapacaktık? Ailesi yoktu. Nereye gidecekti? Hiçbir şey söylemedim. Aradan birkaç gün geçti. Karer, partiye geldi. Kendisine ait eşyaları aldı ve gitti. Kimseyle vedalaşmadı. Onu bir daha da göremedik.
Birkaç yıl sonrasında ise, yine bizim arkadaşlardan birine, “Ben kırsala gitmek istiyorum. Nasıl gideceğim?” dediğini öğrendim. Bana bu hikayede en hazin gelen şey ise, Ceyhan’dan ayrılıp da şöyle bir uğradığımda Karer’in, şimdi adını hatırlayamadığım ağabeyine rastlamamdı. Ağabeyi, “Ben Haki’yi (ailede ona Haki Karer derlerdi) arıyorum. Bir bildiğin var mı?” dedi. Bildiklerimi anlattım. Biraz da kızdım, “Yeni mi geldi aklınıza?” diye. Ancak çok ilginçtir ki, kızdığım ağabeyi de harekete katıldı. Uzun bir zaman sonra Karer’in imzalı bir yazısını okudum gazetede. Sevinmiştim, hala yaşıyor, diye. Ama olmadı. Günü geldi ölüm haberiyle de üzüldüm. Karer Tekdemir de, ağabeyi de hayatını kaybetmişti.
Bunları niye yazdım? Ceyhan’daki o başı dik onurlu çocuklardan çok az kişi kaldı geriye. Karer, gittiğinde 15 yaşındaydı. Ben 16 yaşındaydım, o zamanlar. Ona dair çok şey hatırlıyorum. Ancak, o çocuk hali ve hareketleriyle yanımızda olduğu bir günü hiç unutamam. Kürt köylülerinin devrimcilerle tanışmasını oynadığımız bir skeçte Karer, küçük bir rol almıştı. Provalarda  ikide bir, “Ben rolümden memnunum” diyordu. Karer, heyecanıyla, inancıyla ama hiç rol takınmadan yaşıyordu devrimciliği. Yaşarken de kendinden geçiyordu. Güle güle sevgili Karer. Seni çok özleyeceğim!