Urfa Cezaevi’nde 13 tutsak yakılarak can verdi. Çoğu ağır 42 kişi de yaralandı. Koşullara isyan “domino etkisi” yarattı ve Adana, Ceyhan, Antep, Osmaniye ardından Karaman cezaevlerine doğru genişledi. Sonrası şimdilik kestirilmiyor…
BDP ve duyarlı diğer çevreler, Urfa katliamını “ikinci Roboskî” (Uludere) olarak tanımlarken; ilgili Bakan Sadullah Ergin’i de istifaya çağırdı.
***
Meksika’da G-20 İş Zirvesinde Türkiye’yi bir “istikrar adası” olarak tanıtan; “herkes çıkmazdayken biz ilerliyoruz” diyen Başbakan Erdoğan, Urfa Cezaevi’nde yaşanan katliama ilişkin ise, “Açık söylüyorum, olaylar terör bağlantılı” deyip işin içinden çıktı!
Sorumluluk almadı.
Sorumlu tuttu, suçladı…
“İstifa” çağrılarına kulak asmayan Adalet Bakanı Ergin’de “En temel problem kapasite fazlası bulunan cezaevlerinin normal hale getirilmesidir” demekle yetindi.
İsyanı, itaatsizliği tetikleyen insanlık dışı koşulları görmedi.
Tacizi, tecavüzü var saymadı…
Aşağılanan küfür ve hakaret eşliğinde angarya çalıştırılan çocuk tutsakların trajedisini anmadı…
O da Başbakan gibi sorumluluk almadı; tutsakları sorumlu tuttu ve sürgün başlattı!
Komuta’nın da kontrolün de “Güvenliği arttır, insanlık dışı koşullara başkaldıranları sürgün et, suçla ve yargıla; yeni cezaevleri yaparak ‘sorunu aş!” diyen 12 Eylül zihniyetini sürdürenlerde olduğu bir kez daha anlaşılmış oldu.
Burada İnsan Hakları savunucularının, TUHAD-FED gibi cezaevleriyle dayanışma kurumlarının tepki ve uyarıları, hazırladıkları cezaevleri raporları dikkate alınmadı.  Talepleri dinlemedi.
Cezaevleri de tıpkı BDP gibi “uzantı” sayıldı! Böylece cezaevleri de vahşi uygulamalarla siyasal soykırım kapsamına alınmış oldu. Bugün de açık bırakılan bir “yara” Cezaevleri… Bir zulüm yatağı… “Başarılı” operasyonlara sahne olan bir “hayata dönüş kuşağı…”
Cezaevleri hep bu kuşakta tutuldu. Bu kuşağa sürüklendi… 12 Eylül ve sonrası hep bu kuşakla anılır oldu…
***
Bilindiği gibi tutsakların onur ve iradelerini kırarak teslim almak amacıyla 19 Aralık 2000’de 20 Cezaevinde eş zamanlı olarak yapılan operasyonlarda 32 tutsak yakılarak yada vurularak katledilmiş, yüzlercesi ise yaralanmıştı…
Hafızalardadır…
Dönemin Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk ise; “Askerin öldürdüğü tutsakları, askerle çatışmaya girdiğini”, hatta bazı ölümlerin de “tutsaklar arasındaki çatışmadan çıktığını, kalaşinkof’la ateş edildiğini” söyleyerek işin içinden çıkmış, katliamı açık bir dille savunmuştu…
(Sonrasında Adli Tıp raporları dönemin Adalet Bakanı Türk’ü yalanlamış; açılan davada da dönemin İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Ferzan Çiftçi de, “operasyonu, İçişleri, Adalet ve Sağlık Bakanlıkları müştereken uyguladılar” demişse de, ne ilgili Bakanlıklar hakkında bir şey yapılmış ne de Cezaevleri politikası değişmişti…)
Bugün de değişmedi!
AKP Hükümeti döneminde de Cezaevleri “hayata dönüş” kuşağında tutuldu…
Pozantı, sonrasında domino etkisi yaratan Urfa olayları aynı zeminde gelişti.
AKP  hükümeti ve ilgili Bakanlıklar (Adalet ve İçişleri) sorumluluk üstlenme, Cezaevleri koşullarını düzeltme; daha yaşanır, insan haklarına daha uygun hale getirme yerine, onlar da Sami Türk’ün, Oltan Sungurlu’nun, Mehmet Ağar’ın kurduğu ölümcül cümleleri kurdu.
İşin kolayına kaçtı.
“Terörle bağlantılı” deyip, katliamı, kırımı meşrulaştırmaya ; kötü, ölümcül koşullara isyan eden “adli” tutukluları ve tutsak çocukları bile “terör örgütü”yle ilişkilendirdi.
Tutsakları, tutsak yakınlarını, insan hakları savunucularını suçladı. Başbakan Meksika’dan, kasıla kasıla “herkes çıkmazdayken biz ilerliyoruz” dedi.
“İlerliyoruz” Evet! “Hayata dönüş kuşağı”nda hızla ilerliyoruz…
Siyasal soykırımda hızla ilerliyoruz…
Hak ihlallerinde…
Taciz ve tecavüzde, çocuk istismarında… Cezaevleri yapmakta, ilericileri, aydınları, demokratları içeri almada…
Hızla ilerliyoruz…
Başka?
Başka, biraz da “ekonomik gelişmeler oluyor; yoksullarla varsıllar arasındaki uçurum derinleşiyor. Yeşil sermaye böyle bir tabloda daha fazla kaynak buluyor…
Hepsi bu!

delil-karakocan@hotmail.com