Referandum oylaması sonrası ortadan ikiye bölünmüş bir Türkiye tablosu ortaya çıktı. Bu, AKP ve MHP’nin eseridir. Anti demokratik politikalara toplumun yarısı ‘hayır’ dedi. Demeye de devam ediyor. Hile, yolsuzluk, kanunsuzluk, hırsızlığa rağmen zar zor yüzde 51 evet oyu çıkarabildiler. Ancak arkasından da hemen psikolojik savaşa başladı yandaşlar. Özel savaşın adresi Kürdistan kentleri oldu; Kürdistan kentlerinde ‘evet’ oyu yükselmişmiş, Kürtler AKP’ye yüzünü dönmüşmüş!
Oysa Kürt kentleri hayır dedi. Bu hem matematiksel, hem de siyaseten böyledir. Kürt Özgürlük Hareketine ve HDP’ye tepkili denilen özyönetim direnişlerinin olduğu kentler Türkiye sıralamasında da en yüksek hayır oyunun çıktığı kentler oldu. Demek ki neymiş, öfke AKP’ye imiş. Tabii ki bu bir psikolojik savaş ve gündemi manipüle etmeye yönelik. Bir yandan ulusalcılar, diğer yandan faşist cephe günah keçisi muamelesi yapmaktadır Kürtlere. Sorun şu ki bu değerlendirme sahipleri Kürt illerinde ki savaş, göç, katliam, tutuklama gibi OHAL realitesinden oldukça uzak. Açıkça Kürtlerin yemin billah kendini anlatmaları gerekmiyor. Buna ihtiyaçları da yok. Ancak ulusalcıların ve kimi solcuların, 44 kentte neden hayır çıkmadığını, İç Anadolu ve Karadeniz kentlerinin durumunu kendileri açısından sorgulamaları gerekiyor.
Bu özel savaş AKP-MHP’ye hizmet ettiği gibi, görülmesi gereken diğer yan göz ardı ediliyor. Yani AKP-MHP’nin oy kaybı. Oysa AKP tek başına, 1 Kasım seçimlerinde 23.673.541 kişiden oy almış. MHP ise 5.691.737 kişiden oy almıştı. Yaklaşık 29.624.850 oy demek. Oransal olarak da yüzde 61’e tekabül ediyor. Referandumda ise toplam 24.747.056 kişiden oy aldılar. Bu da yüzde 10’luk bir oy kaybını ifade ediyor. Yani 4.877.794 kişi AKP-MHP ittifakına oy vermedi. Somut olan şu ki, sadece MHP’de değil, AKP’de de çözülme yaşandı. Birçok irili ufaklı parti ve örgütün çabalarına rağmen AKP 1 Kasım seçim sonuçlarına bile ulaşamadı. Yine Büyükşehir statüsündeki 30 ilin 17’sinde ‘Hayır’ çıktı. İstanbul AKP’nin kalesiydi, kaybetti. Bu veriler referandum sonucunda kimin kazanıp kaybettiğini gösteriyor aslında. Bu sonuçlar AKP için bir son, demokratik muhalefet için bir başlangıç olabilir. AKP’de bunun farkında ve OHAL’le baskı, sindirme politikalarını meşrulaştırarak, savaşı daha da tırmandıracak.
Burada esas önemli konulardan biri CHP’nin tutumu. Şu anki Türkiye tablosunda, AKP’nin payı ne kadarsa, CHP’nin de bir o kadar payı var ve suçu büyük. Hiç bir sorumluluk, hiç bir risk almadı. 7 Haziran seçimleri sonrasında çok önemli bir koalisyon imkanı ortaya çıktı, ama CHP, HDP ile aynı yerde gözükmeme adına bu imkanı heba etti. 1 Kasım’da sürecin nasıl gelişeceği anlaşıldı, ama CHP hiç bir politika üretmedi. HDP milletvekillerinin dokunulmazlıkları kaldırılırken AKP’yi destekledi. 15 Temmuz sonrası Yeni Kapı’da AKP ile olmaktan çekinmedi. Onlarca gazeteci, akademisyen tutuklanırken ciddi tutum almadı. Memurlar, işçiler, Aleviler, kadınlar gibi toplumun değişik kesimlerinin zulme maruz kalmasına, tutuklanmasına tavır geliştirmedi. Kürdistan’da şehirler yakılıp yıkılırken de AKP’nin yanında yer aldı. Hakikaten CHP bu ülkede ne işe yarıyor? Ana muhalefet partisi olma misyonunun neresinde duruyor. Evet, Türkiye’nin yaşadığı tablonun bir sorumlusu AKP ise diğer sorumlusu CHP’dir.
Referandum sonuçlarının ve hayır oylarının nasıl hileler, hırsızlıklar çalındığı ortaya çıktığı saatlerde Kılıçdaroğlu şu çağrıyı yapıyordu: „Toplumun en az yüzde 50’si ‘Hayır’ diyor. Bu gerçek önümüzde dururken siyasi kuruma bir görev düşüyor. Anayasayı toplumsal uzlaşı metnine dönüştürmek.“ Nasıl bir uzlaşı olacak? Zaten partiler arası bir uzlaşı, dolayısıyla toplumsal bir uzlaşı olmadığı için referanduma gidildi. CHP, YSK itiraz başvurusunda bulundu, bu önemliydi, ancak YSK’nin ret kararına rağmen ciddi bir tutum yok. Oysa hayır oyu veren yurttaşlar günlerdir sokaklarda oylarının, emeklerinin peşindeler. Sahi CHP gerçekten ne yapmak istiyor?
Kısacası Türkiye’nin demokratik geleceğini düşünen herkesin öncelikle ana muhalefet partisinin bu vasat duruşunu aşması lazım. Türkiye toplumunun yarısı AKP’ye tavır koydu. Fakat CHP’nin pozisyonu tam anlamıyla ‘mış’ durumunda. Ana muhalefet partisiy’miş’, muhalefet ediyor’muş’, tutum alıyor’muş’, sert konuşyor’muş’. Yani hep yapıyor’muş’ gibi durup, aslında iktidara hizmet eden bir pozisyonda. Bu durum AKP’nin durumundan daha kötü. Çünkü umut yaratıyor, beklenti yaratıyor. İnsanların taleplerine adres gösteriyor, ama bir şey yapmıyor. Dolayısıyla muhalefet etmekten ziyade aslında muhalefete engel olan bir pozisyonda objektif olarak kalıyor. Muhalefetin bundan kurtulması lazım. Bu arada bütün CHP teşkilatına bunu söylemek mümkün değil tabi. Ama başta genel başkanı Kılıçdaroğlu olmak üzere, bir kesim yöneticisinin muhalefeti engelleyen bir pozisyonda olduğunu söylemek gerek. CHP’de ciddi anlamda muhalefet eden, mücadele eden kesimlerde tabii ki var. Ancak onlarında bu ‘mış’ gibi pozisyonu aşamadığı kesin. Toplumun yarısı Türkiye’nin demokratik geleceğini yaratabilir. Toplumun önemli bir kesimi buna hazır gözüküyor, ya muhalefet?