"Şu an Barbara bana o kadar yakın ve hatta O’nu şöyle derken duyar gibiyim. Benim ölümümden bahsetme ama Türkiye’deki, binlerce ölü veren Kürdistan’daki mücadeleden bahset. Tüm dünyadaki devrimci mücadelerden bahset." Bu sözler Barbara Anna Kistler’in annesine ait. Annesine bu sözleri söyletebilecek kadar "bizden", sahici, benliğinin sınırlarını kaldırmış, büyümüş, büyürken büyütmüş, daha da önemlisi inandığı düşüncelerinden emin ve kararlı Barbara.
1995 yılında İstanbul’da on beş gün süren işkencelerden sonra tutuklanıp cezaevine konulduktan sonra yukarıdaki sözleri söyleyen annesine "Özellikle İsviçre’de benim tutuklanmamla ilgili bir şey yapılacaksa benim öne çıkarılmamdan çok, Türkiye’deki işkence ve gözaltında kayıplar öne çıkarılsın" demiş Barbara. Demek ki anne o sözleri boşuna söylememiş, Annası’nı tanıyor.
Barbara Anna Kistler Zürih’te doğmuş İsviçreli komünist bir kadın. İsviçre buralara çok uzaktır. Hele Dersim’e daha da uzaktır. Barbara yakınlaştırmış. Dersim dağlarına gelip Kînem olmuş. Kî ne em? Büyük Kürt şair Cigerxwin’in o meşhur destanında dünyaya, evrene ve bütün canlılara sorduğu, Kürtlerin yanıtını canlarıyla, kanlarıyla, dağ başlarında, zindan kuytularında, sürgün göklerinde, kuşatmalar altında aradıkları o büyük soru. Barbara’nın da sorusu bu olmuşsa demek ki Barbara bize sahicidir. Barbara bize dokunmuştur. En derin yaralarımızdan, en gizemli yerlerimizden, en yalnız olduklarımızdan dokunmuştur. Adıyla, bütün varlığıyla, kavgası, yaşamı ve hatta ve hatta ölümüyle bize o soruyu sordurtmuştur bu İsviçreli partizan kadın, Kî ne em? Barbara o sorunun cevabını İbrahim Kaypakkaya’nın izinde aramış, bulmuş, almış çözmüş, ateşe vermiş, göklere savurmuş, yürümüş, işçi bir ailenin işçi çocuğu, beş dil bilen, gazetecilik yapmış yüzünü dünyanın en ateşli kırlarına, dağlarına dönmüş Kînem. “Göğün yarısı” da değil, göğün tamamı. “Emperyalizmin yıkılmadığı süre içinde sınıfsal, ulusal ve cinsel baskı ortadan kalkmayacak. Kadınların da erkeklerinde kurtuluşunun tek yolu devrimle sağlanır” diyerek henüz kadın mücadelesi ve tartışmaların bugünkü düzeyine ulaşmadığı “erken dönem”de tüm devrimci bir tutum ve pratik sağlayabilmiş öncü bir kadın olarak yazdı kendini kalbimizin inceliklerine. Ezilen emekçi kadınlar olarak emperyalizm tarafından oluşturulan zincir halkalarından kurtulana kadar tarihin omuzlarımıza yüklediği, kendimizi ve insanları özgürleştirme görevini devrimlerle sürdürmek zorundayız” diyor Kînem. Kendimizi ve insanları. İnsanları ve kendimizi. Kadın dev
riminin özeti.
Barbara Anna Kistler yani Kînem, 1991’de İstanbul’da bir operasyon sonucu gözaltına alındığında erkek medya (deyince burjuva, feodal vs de demiş olduğumuzdan ‘erkek’ demek yeterli) da Barbara ile "tanışmış" olmuştu. 'İsviçreli dişi militan', 'sarışın terörist', 'dişi militan eylem hazırlığında yakalandı' gibi manşetleri bir insan hakkı gaspının ötesinde taciz boyutlarındaydı. Belli ki zamanın medya patronlarının "fantezi" dünyaları için "malzeme" çıkmıştı ve artık her fırsatta haber adı altında bunu sürdürmüşlerdi. Mahkemeye çıkacağı gün yine bu "basın"ın zevatları belki de korkmuş, ürkmüş, ta İsviçrelerden kalkıp buralara devrimcilik yapmaya gelmiş bu kadının belki de 'pişman' olmuş halini görmek için mahkeme salonunu doldurmuşlardı. Ancak o ne on beş gün süren işkencede ne de hapishane yaşamında bunların zerresini tanımıştı. Mahkeme salonunda "Ben enternasyonalist bir devrimciyim, beni ancak enternasyonal proleterya yargılar" deyince bu erkek medyanın hayalleri suya düşmüş ama cinsiyetçi saldırılarına da devam etmişlerdi.
Barbara Anna Kistler sekiz aylık kısa bir tutukluluktan sonra içeride bıraktığı yoldaşlarına "Dağlarda hepinize savaşacak bir mevzi hazırlayacağız. Sizleri bekliyorum" diyerek yoldaşlarıyla beraber dağların yolunu tutuyor. Dersim’e gidip "Kî ne em" diye haykırıyor. Sesi halen Munzur’dan Dicle’ye çağıldar duymak isteyenlere. Naksalistler’in ayaklarıyla adımlıyor Dersim Dağları’nı, Çaru Mazumdar’ın silahlarını kuşanıyor, Avrupalı işçilerin nasırlarına basıyor, Kürdistan’da hawara yetişmeye çalışıyor. Yetişiyor. Yangının ortasında kelebek gibi kanat çırpıyor. Dağlarda yeni bir hayat kurulacağına inancı o kadar güçlü, o kadar diri, o kadar derin ki, heyecanı, coşkusu o kadar sıcak ki, yola çıkmadan önce günlerce kaldığı evlerde yerde battaniyeye sarılarak uyuyor, bedenini, bilincini biliyor.
Dersim’in o tarihi acılı dumanlar tüten havasını soluyor. Dağlarda yaşamı sürerken yoldaşlarıyla kapsamlı bir pusuya düşüyor. Günlerce süren bir direnişten sonra pusudan çıkıyorlar ama bu kez karlı, buzlu, uzun, ölümcül bir yürüyüşe çıkmak zorunda kalıyorlar. Barbara Anna Kistler bu amansız, ölümcül Zel Dağı yürüyüşü sonrasında beş arkadaşı ile birlikte göğün tamamı oluyor. Ölüm o kadar uzakken, ateş o kadar sıcakken, düş o kadar yakınken, gülüş o kadar içtenken, bilinç o kadar berrakken, dünya o kadar küçülmüşken böyle ölmek, ölmek değildir elbette, göğün yarısıyken tamamı olmaktır.
Barbara’nın hayatını kaybettiği duyulur duyulmaz erkek medyanın 'fantezi dünyası' yeniden canlanıyor. 'Bir erkeğin peşinden' o dağlara çıktığını yazıyorlar. Onun o dağlarda olmasının gerekçelerini ve gerçeğini aşağılamaya çalışıyorlar. Ama o Zel Dağı'na o kadar kazınmış ki Kînem’in sureti, o rüzgârlara, o karlara o kadar işlemiş ki direnişçi sesi karartamıyorlar. Karartamıyorlar.
Barbara Anna Kistler bize sormaya, sordurmaya devam ediyor, Kînem? Arayışı, bulamayışı ama ille de arayışı sürdürmeyi sürdürüyor.