
"İktidar sizi nerenizden yaralarsa orası kimliğiniz olur" diyor Milan Kundera. Bahsedilen iktidar bir sömürgeye hükmetmiyorsa, işgalci değilse, homojen bir ulus-devlette yönetimi elinde bulunduruyorsa Kundera'ya katılabiliriz. Fakat öyle sanıyorum ki Kundera, Kürdistan hakikatini yaşamış olsa, iktidarın yaraladığı yerin kimliğin kendisi olduğunu keşfettiğinde 'Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği'ni değil, 'Kürt Olmanın Dayanılmaz Ağırlığı'nın romanını yazar, 'Kimlik' romanını baştan kaleme alırdı.
Adlandırmak, tanımlamak, çoğu zaman egemenlik belirtisidir. Adlandırılan, kendini tanımlama yetisi olmayan, yönlendirilen, yönetilendir ve "nesne"leştirilmiştir. Adlandıran, ad veren, yöneten, yön veren, hükmeden, egemen olandır, öznedir. Bu diyalektik, kendi içinde çok net hiyerarşi barındırır.
Mevcut ismi değiştirmek, yok saymak ve/veya yok etmek had bildirme eylemidir ve egemenlik belirtir.
Canlı örneğini Şırnak ve Hakkari'nin isimlerinin kanunla değiştirilip ilçe yapılması şeklinde görürüz. Egemen güç olan devlet, yönetme erkinin kendisine ait olduğunu, bunu yerelle paylaşmaya tahammülünün olmadığını, yerelin "öz yönetim" ilanını tanımadığını sadece vahşice saldırarak değil, o şehirlerin ad ve statülerini, şehri ve insanlarını cezalandırmak için keyfi şekilde değiştirerek de gösterir. Her alanda egemenin kendisi olduğunu hatırlatır. Sadece şiddetin değil, egemenliğin de tekelinde olduğunu her fırsat ve şekilde göze sokmaya, ispat etmeye çalışır.
Bunu ismi değiştirilen 5 bin yerleşim merkezinin, sayısı bilinmeyen kendi dilindeki ismini alamayan insanın, 90 yıldır kendi kendini yönetme, kendi adını belirleme hakkından, bunun için mücadele etmekten vazgeçmediğini bilerek yapar. Çünkü başka bir yol bilmez. Kurulu olduğu düzen bu inkar üzere inşa edilmiş, harcı imhayla yoğrulmuştur.
Böyle saçma şey mi olur!
Bu sayısı bilinmeyen insanların her biri ayrı birer 'hikaye'dir. 'Navê Te Çi Ye?' (Adın Ne?) belgeseli, işte bu sayısı bilinmeyen, egemen güç tarafından isimlerine, kimliklerine müdahale edilmiş insanlardan 6'sının isim hikayelerini anlattıkları orta metraj bir belgesel.
Filmin hikayesi, filmde isim hikayesini anlatan Ronî'nin ismi nedeniyle yaşadığı bir olayla başlar. Olay absürttür. Öylesine absürttür ki, gerçekten yaşanmış olmasa, fikir olarak bir senaristin aklına gelmesi küçük bir ihtimaldir. Hadi geldi diyelim, filmi çekilse muhtemelen seyirci, "Böyle saçma şey mi olur" diye filmin yarısında sinema salonunu terk eder. Sinemayla uğraşmaya başladığımda, bu anekdotu senaryolaştırıp kısa film yapmak istemiştim. Lakin sinema pahalı bir uğraş. Hele Kürt sineması yapmak istiyorsanız işler daha da zorlaşabiliyor. Bu kısa film fikrini maddi şartlardan erteleyip dururken, filmi beraber çektiğimiz Ömer Altaş'la bir başka Kürt belgeseli Bûka Baranê'yi izledik bir gün. Orada da adı aslında Kürtçe bile değil 'Özgür' olan ancak 1980 cuntasının buna dahi izin vermemesi nedeniyle kimliğe adı 'Özgen' yazılan bir arkadaş vardı.
Filmden sonra Ömer'le konuşurken, madem Ronî'nin hikayesini filmleştiremiyoruz, benzer isim hikayelerini yan yana getirip bu isim sahiplerine başlarından geçenleri anlattıralım, belgeselini yapalım, dedik.
Seykan'ın hikayesi
Filmdeki bir başka karakter, o zamanki ev arkadaşım Seykan'dı. Seykan yaklaşık 4 yıl arkadaşlar arasında isminin hikayesini zaman zaman anlattı, biz "Öyle şey olur mu" deyip takıldık, inanmadık, ciddiye almadık. Film fikri orata çıktığında karşımıza alıp, "Hele şu mevzunun aslını bir anlat" dedik. İşin içinden çıkacağız derken saçımız beyazladı. Filmi izleyenler bilir, absürt ötesi bir hikayesi var ve anlaşılması epey zor. 3 hafta neredeyse her gece beraber sabahlayarak filmin kurgusunu yaptığımız arkadaş, kurguyu tamamladığımızda en çok Seykan'ın hikayesine güldüğünü söylemişti. "Ne anladın?" diye sorduğumda, gördüm ki kurguyu yaparken filmi yüzlerce kez izleyen arkadaş, Seykan'ın hikayesini tam olarak anlamamıştı. Biz anlamak için formülasyonlar yaptık, tablolar çizdik. Laf aramızda, bir ara CERN'den profesör çağırmayı, NASA'ya başvurmayı düşündük.
Birçok kadın yanaşmadı
Çevremizin yardımıyla ulaştığımız insanlardan bazıları çekim yapmamızı kabul etmedi. Daha fazla kadınla çekim yapmak istiyorduk ancak 2 kişiyle sınırlı kaldı. Kadınların isim nedeniyle daha fazla sorun yaşadığını düşünüyorduk fakat ironiktir, filmin kendisi, ismi nedeniyle sorun yaşayan kadınlar için bu sorunlardan biri oldu. Aileleri, işleri, sosyal statüleri gereği, böyle bir belgeselde yer almak istemediler.
Bütçemiz olmadığı için İstanbul'la sınırlı bir film oldu. Kürdistan'ı gezebilseydik daha farklı bir çerçeve ortaya çıkabilirdi. Fakat bu durum da bizim başta kestiremediğimiz bir takım ilginç sonuçları ortaya çıkardı. Planlamadığımız şekilde, filmde yer alan kişiler İstanbul'un farklı varoş semtlerinde, gettolarında yaşıyordu. İstanbul'da yaşayan Kürtlerin mekansal profilleri, sosyal statüleri, günlük yaşamları kendi doğalında belgesele yansıyordu. Film kendi hikayesini buluyor, özgün bir çizgide ilerliyordu.
Bir dönem, bir mekân değil
Hikayesini anlatan 6 kişi, Kürdistan'ın farklı yerlerinde (Cizre, Derik, Batman, Kağızman, Silopi ve Gevaş'ta), 1978 ila 1992 yılları arasında farklı tarihlerde dünyaya gelmişlerdi. Görülüyordu ki isimlerin kimliğe yazılmaması, yazılsa dahi o isim nedeniyle türlü problemler yaşanması, belli bir şehre ya da belli bir tarihsel döneme has istisnai durumlar değildi. Kürdistan'ın tamamını kapsayan ve şimdiyi aşan bir tarihsel, varoluşsal sürekliliği olan sistematik bir inkar pratiği ortadaydı. Kürdistan, her dönemde, her şehriyle, köyüyle, sürekli bir inkar ve asimilasyon laboratuvarıydı. Kürdistan, spesifik bir dönemde değil her zaman; belli bir yeri değil her yeriyle, tam da kimliğinden yaralanan bir deney tahtasıydı. Bir yerimizden yaralansak belki orası kimliğimiz olurdu. Oysa yaralanan, kimliğin kendisiydi. Kürdistan için istisna hali, kaidenin kendisiydi.
Satılık isim!
Filmde hikayeleri anlatanlardan 2'sinin Kürtçe ismi kimliklerinde yazılmış fakat isimleri nedeniyle başlarına gelmedik kalmamıştı. Diğer dördünden ikisi son yıllarda dava açıp kimlikteki isimlerini değiştirip doğduklarında verilmeyen isimlerini almışlardı. İsim yüzünden yaşadıkları yetmiyormuş gibi mahkeme süreci ayrı hikayeydi. Diğer 2 kişiden biri isim meselesinden kafası çok karıştığı için ismini geri alıp almama konusunda kararsızdı, diğeri ismini geri almak için dava açmak istiyordu fakat şöyle diyordu: "Onlar 1 isim yasakladı, ben 2 Kürtçe isim alacağım." Tabii bir de mahkemenin maddi boyutu var. Sizin olan ismi geri alabilmek için mahkeme masrafını karşılamanız gerekiyor. Gölgesini satamadığı ağacı kesen devlet, sizin olan ismi size "satıyor".
Genç Kürt yönetmenler için örnek
Belgesel, film yapmaya başlamak açısından bizim için çok öğretici oldu. Yazacağımız en uçuk senaryonun bile Kürdistan gerçekliklerinin yanında soluk kalacağını gördük. İster belgeseli yapılsın, ister kurgulanıp filmleştirilsin, çekilmeyi, yazılmayı, tiyatrolaştırılmayı, şarkı yapılmayı bekleyen binlerce çarpıcı hikaye var her köşede. Hikaye sıkıntısı yok. Esas nokta anlatım dili, tarz, yaklaşım, bakış açısı, özgünlük.
Seçtiğimiz konu ve bakış açısı itibarıyla duygu sömürüsünden, ajitasyondan olabildiğine uzak bir sonuç elde ettiğimizi düşünüyoruz. Derdini bu hataya düşmeden anlatabilen daha fazla Kürt filmi izlemek istiyoruz. Zamanın ruhuna denk düşen, direnişten, zaferden, umuttan, inançtan beslenen ve besleyen işler yapmak, görmek arzusundayız.
İlk filmimizin teknik açıdan birçok eksiğinin olduğunu biliyoruz. Bizim için amacına ulaştığını gösteren birkaç belirti oldu. İstanbul'da yaşayan, Kürt sinemasını yakından takip eden bir Avrupalı izleyici, birçok Kürt filmi/belgeseli izlediğini, Navê Te Çi Ye'nin izledikleri arasında kendine özgü bir dili olan filmlerden biri olduğunu söyledi. Van Axtamara Film Günleri'nde organizasyon ekibinde yer alan Rojavalı bir arkadaş, "Ben Kuzeyli arkadaşların neden iki ismi olduğunu anlamıyordum, bu film kavramamı sağladı" dedi.
Katıldığımız festival ve gösterimlerde, teknik eleştiriler dışında, insanlar Kürtlere dair hikayelerin mizah yoluyla anlatılmasından hoşnut kaldıklarını, ilgi çekici bulduklarını, buna benzer daha fazla örnek görmek istediklerini belirttiler. Farklı tarzlarda çekilen filmler son yıllarda daha fazla ilgi görüyor. Hinêr Salem'in Kürt Western'i 'My Sweet Pepperland', bunun en güzel örneği.
Belgesel türü lokomotif olacak
Evet sinema pahalı, zor bir uğraş ama eskisi kadar değil. Genç Kürt sinemacıların gözünün korkmasını gerektirecek teknik problemler yok. Sinema gereçleri eskisine göre çok daha kolay ulaşılabilir. Sinema ve yönetmenlik atölyelerine, özellikle yabancı dil biliniyorsa internet üzerinden dahi ulaşılabiliyor. Bu teknik gelişmeler son yıllarda üretimi de artırıyor. Özellikle Kürt sinemasında son yıllarda belgeseller öne çıkıyor. Bakur, Banga Roj, Hebû Tunebû, Mêşvan, Sara, Bûka Baranê, Dengbêj, Bağlar akla gelen başarılı örnekler ve arkası da gelecek. Teknik olarak elverişliliği ve ihtiyaca binaen belgesel, Kürt sinemasının kısa vadede lokomotifi olacak gibi duruyor. Konu sıkıntısı çekmeyen bu alan, teknik ilerleme ve özgün bakış açısıyla Kürt sinemasını çok ileri bir noktaya taşıma potansiyeline sahip.
Özellikle son yıllarda çeşitli ülke sinemalarında (örneğin Estonya, Afrika, Etiyopya, Filipinler) felaket anlatısında belgesele kurgusal bir karakter sokarak çok başarılı şekilde kullanılan mocumentary/docufiction (filmsel/belgefilm) tarzının örnekleri ortaya çıkmaya başladığında Kürt sineması ciddi bir eşik atlayabilir.
Gişe
Kürt sinemasının en büyük problemi gişe. Belgeseller için bu durum daha katmerli. Dolayısıyla belgeseller, festivaller ve özel gösterimler dışında seyirciye ulaşma imkanı bulamıyor. Biz dezavantajı avantaja çevirmenin bir yolunu bulduk. 2015 Ocak ayından itibaren, yurtiçinde ve dışında, İstanbul, Ankara, İzmir, Diyarbakır, Van, Mardin, Muş, Batman, Dublin, New York, Gaziantep, Ağrı gibi şehirlerde, geliri Kobanê ve Şengal'den göç etmek zorunda kalan insanlarımıza ulaştırılmak üzere 10'dan fazla özel gösterim yaptık. Çeşitli STK'ler, öğrenci grupları, özellikle İHD Mülteci Hakları Komisyonu, Kürdistan'daki belediyeler bu gösterimler için yardımcı oldu, kolaylık sağladı. Kendilerine teşekkürü borç biliriz. Gösterimlerden elde edilen gelirin tümü Rojava Derneği ve Heyva Sor'a aktarıldı.
Bu gösterimler, hem filmin seyirciyle buluşmasına yaradı hem de ilk filmimizle bizim Kürt sinema çevresiyle tanışmamıza, onların görüş ve eleştirilerini duymamıza, sinema üzerine tartışma fırsatı ve iş birliği, kolektif çalışma imkanı bulmamıza yardımcı oldu.
Filmi çekmeye karar verme, ilk çekim, kurgunun başına ilk oturma, ilk gösterim, seyircinin ilk yorumunu duymak, çok güzel hisler. Müthiş ilham ve motivasyonlar. Bu filmin hikayesinin, fikrine güvenen genç Kürt sinemacı arkadaşlara da motivasyon sebebi olmasını umut ediyorum.