Zindanlar çatırdamaya başladı. Binlerce insan, eşi benzeri görülmemiş bir şekilde kendi canından yiyerek direndi.
12 Eylül kanlı rejminden sonra, ülkenin zindanları büyük bir direnişe daha tanık oldu. Her şey göz önünde ve alenen yaşanıyordu artık. Küçük çapta bir demokratik devrimin yaşanıyordu sanki. Öyle ya, illa da iktidarların alabora olmasına, tepe taklak devrilmesine gerek yoktu ki! Kanın, irinin, gözyaşının üzerine payanda olan duvarların sıvası baş döndürücü bir hızla döküldü; yalan, maval ve martaval ortalığa saçıldı; kem söz sahipleri rezil kepaze oldu. Bu ülkenin karanlıkları, teleskobun ucundaki uzayın kara delikleri gibi gözle görülür hale geldi. Sokaktaki insanın aydınlatılmasına gerek var mıydı artık?
Muktedirler çok yalan söylemişlerdi. Ama söyledikleri her yalan, idrak edebildiklerinden daha çok yalnızlaştırıyordu onları.
Kalabalık gibi gözükseler de, boş, anlamsız ve manasını kaybetmiş o kalabalığın kendileri tarafından yarattıklarından, hiçbir şey ifade etmediğinin farkına varmışlardı.
Önceleri, çok önceleri, sıkça sarıldıkları ünlü ve bir o kadar da kötü bir sözleri vardı: „Ya tam susturacağız ya da kan kusturacağız!“ Hakikaten çok kan kusturmuşlardı. Ama kusturdukları kan artık kendi gırtlaklarına dolmaya başlamış, kimseyi susturamaz olmuşlardı. Bu yüzdendir ki çılgınlaşıyorlardı. Çılgınlaştıkça da, yalnız kafaları değil, attıkları adımlar da birbirine karışıyordu.
Zindanların sesi sokağın uğultusuyla birleşince, devasa bir çığlığa dönüştü. Kör ve sağır dünya artık konuşur oldu. Kürt diyarı teyakkuza geçmiş gibi ayağa kalktı. Ülkenin batısı çürümeden kurtulmak için yekinirken, Avrupa sokakları tekrar Kürtlerle çoğaldı.
Ülkenin utancı ve lanetiyle didişen aydınlar da hareketlenmişti. Anadolu topraklarının ulu devi Yaşar Kemal: “Size lanet olsun,” deyince öfkeyle, Sezen Aksu da, “Bize ne çok yalan söylediler. Tarih boyunca nasıl kandırdılar bizi“ dedi.
Bir tufan, bizi alıp Anadolu topraklarının kadim yazgısına götürüyordu sanki: Amasya’nın Kırklar Dağı’nda kırılan, dara çekilen Türkmenlerle, Baba İlyaslarla, Baba İshaklarla birlikte oluyorduk yeniden. Yeğen Yezdin Şer’in ihanetiyle yenilen ve sürgün yollarına düşen Cizre Botan beyi Mir Bedirxan, Feqiyê Teyran’ın kaval sesleriyle tekrar Botan diyarına dönüyordu. Büyük kırımla birlikte Harput’tan, Peri Çayı’ndan Der-Zor’a doğru yola düşmüş olan mazlum Ermeni halkı, kan, ter ve hünerle örülen kilimlerini, oyalı, işlemeli kamalarını yanlarına alarak Seyid’li Köprüsü’nden Harput’a yönelip Munzur Dağı’na, Düzgün Baba’ya: ‘Ahımız arş-ı alaya çıktı,’ der gibiydi. Şeyh Said, Seyid Rıza, kırımlardan geçirilen yüzbinler geri dönüp tekrar tekrar: ‘Aha, buradayız! İşte, buradayız,’ diyordu sanki.
Zulümleri arttıkça, destanlaşmış direnişler, mışlanmış bir geleceğe daha çok şey anlatacaktır elbette.
Daha çok yakın bir geçmişte, parçalanmış ülkesinin öteki yakasına kaçağa giden çoğu çocuk otuz dört insan, ağır savaş uçaklarıyla bombardımana tutulup param parça edilmemiş miydi? Bir şafak vaktinde, battaniyelere, kilimlere sarılmış cesetlerin karlı dağ sırtlarından katırlarla taşınışına tanıklık ederek güne başlamış mıydık?
Kimisi ayağındaki cızlavet lastiğinden, kimisi yeni dokunmuş yün çorabından tanıyıp teslim almamış mıydı evladının, kardeşinin, yeğeninin kanlı bedenini?
Vicdan, ‘buradayım’ dedi sonunda; film ve belgeseller, sağır ve kör dünyaya bir şeyleri çığlıklaştırarak anlatmaya başladı.
Şiir, ‘buradayım’ dedi! Resim, ‘sen Kürdün Guernica’sısın’ diye ses verdi. Ve insanlık tarihi aldı derin notunu.
 ‘Beni zindana atmışsın, ben de, anadilimde savunmak istiyorum kendimi. Artık senin dilinle değil, kendi dilimle düşünmek işitiyorum’ diyenlere, ‘olmaz, sus, o dil yasaklı!’ diyenlerin karşısında çoğalan direniş, insanı tarihten günümüze bir büyük yolculuğa çıkarmaz da ne yapar?
Ne çok yalan söylemişlerdi; insanları beyhude bir gayretle, ne çok kandırmaya kalkışmışlardı.
Bu büyük direniş, geçmişin derin yaralarını basit cümlelere sığdırarak, büyük bir hatırlatmayla, Kürdün çığlığını her yana duyurdu. Söz artık sanatta! Resim, şiir, roman, bakalım bu çığlığı gelecek nesillere ulaştırabilecek mi?

***
“Anadilini parçaladıklarında’’
Yüreğindir aslında söküp aldıkları
Zulüm
Baskı
Propaganda
Ölüm
Ve kedere karşı
Dile dökülenin geldiği yer olan yüreğindir
Anadilini parçaladıklarında
Karanlıkta kaybolmuş bir çocuğa benzersin
İlkel sesini konuşsun
ve anlasın çocuklar her daim
Onun gücünü, dağılımını,
duygusunu, bilgeliğini
Ve aydınlık tarihini
Bunların içerisinde büyüsün
Ebedi sürgüne girmesinler
Zayıflar kendi ruhlarının dilinde savunulsun
Tüm haklar ve mücadele eden
tüm liderler saygı görsün
Dağları ve ruhu yürüten
Köklü bir halkın aşkına ve güzelliğine
şahitlik eden dili
Konuşmaktan asla vazgeçmeyin
Bir kozmoloji, şiir sanatı, doğuştan gelen
bu vazgeçilmez hak
Emilen ana sütü tarafından verilir.”

                        Anne Waldman