• Cîlo Dağları, sömürgeci eko-turizm ve “milli park” politikalarıyla talan ediliyor. “Bakir cennet” yalanıyla pazarlanan bu süreç, Kürdistan doğasını ve halkını nesneleştirerek mülksüzleştirme ve tahakküm aracıdır.

DERWÊŞ ELÎ

Gün yok ki sanal medyada önümüze "Saklı cennet", "El değmemiş bakir toprak", "Keşfedilmeyi bekleyen bir coğrafya", "Burası Alpler değil Hakkari!", "Zamanın durduğu yer" başlığıyla, Kürtçe müziklerle editlenmiş video ve paylaşımlar dolaşıma girmesin. Doğanın tahakküm altına alınmasında başat rol oynayan bu söylemler Kürdistan'ı sadece bir turizm destinasyonu olarak görmek; Kürdistan toplumunun tarihiyle, dağlarıyla, doğasıyla olan bütünsel ilişkisini silikleştirerek görünmez kılmanın başka bir adıdır. "Beyaz adam gelsin, bizim kültürümüzü görsün, dağımızı doğamızı tüketsin" anlayışının adıdır ve bu da sömürgeci eko-turizmdir.

Eko-turizm sömürgeci egemenlerin veya yerel elitlerin kültürel ya da siyasi hakimiyet kurduğu, öznenin yok sayıldığı ve birer nesneye dönüştürüldüğü bir ortama zemin hazırlar. Festivaller, güreş turnuvası finalleri, eko-turizm kıskacında "millileştirilen parklar" ve doğanın sömürge tahakkümüne girmesi...

Cîlo Dağları, 2020 yılında milli park ilan edildi. Öncesinde bölgenin büyük bir kısmı maden sahası olarak belirlenmişti. Ancak halkın ve yerel kurumların tepkisinden sonra bölge milli park statüsüne alındı. Çok masumane görünen milli park statüsü, aslında bölgeyi yeniden haritalandırmak ve millileştirmek anlamına geliyor. Bir yerin milli park statüsüne alınması aynı zamanda o topraklarda yüzlerce yıllık geçmişi olan ve varlığını sürdüren toplumun mülksüzleştirilmesi demektir.

Sevgi değil tahakküm

30 Haziran 2026 tarihinde ana akım medyada, "3300 rakımlı dağda güreş finalleri", "Huzurun hakim olduğu, terörden arındırılmış bölgede spor şenlikleri" gibi onlarca haber yer aldı. Kayyum aracılığıyla bölgeye yüzlerce araçla binlerce insan taşındı ve bu kalabalık, sözde koruma altında olan "milli park"a tonlarca çöp bıraktı. Öte yandan her gün tur şirketleri aracılığıyla binlerce insanın kontrolsüz bir şekilde bölgeye girişi sağlandı. Doğaya karşı bir tüketim mantığı ile hareket eden yığınların attığı çöpler de cabası. Yüzlerce aracın saldığı karbonun, izmaritlerin buzullar üzerinde yaratacağı etkinin, karbon ayak izlerinin, naylonların ve plastik şişelerin vereceği zararın bilinmesine rağmen bunları yapmak doğaya duyulan sevgi değil, doğayı tüketmek ve faşizan bir tahakküm altına almaktır.

Dağın hikayesi

Sömürgeci bayraklarla donatılmış güreş minderinin gölgesinde kayalara çizilen bayrak, o dağın ve kayanın hafızasına ipotek koyma girişimidir. O kayaların derinliklerine kök salmış geven kökü, ardıç ağacı köküyle bütünleşik bin yıllık bir hafızadır. Kaya ve dağ; yerel topluluklar için sığınılacak bir çeper, kutsal bir alan ve geçimlerini sağladıkları bir mekandır. Bir manzara, editli bir video, tüketilecek bir doğa veya turizm destinasyonu değildir.

Dağın hikayesi rast geldiğin bir gerilla sohbetinde, kayanın üzerinde duran şarapnel izinde ve halen fısıldayan gerilla halayında gizlidir. Üstüne geçirilmiş pahalı, parlak kumaşlarla halay çekerek sömürgeciye meze edilen "yöresel kıyafetlerin" hikayesi değildir. Dağın hikayesi, göğsünü kayaya dayayıp yüzlerce yıllık ardıç ağacının gövdesinde soluklanan ve o gövdeyle sohbet eden yurtsever Kürdistanlının hikayesidir.