
Kürdistan’da kanlı günlerin yaşandığı dönemde, bu kirli savaştan beslenenler, Batı’da büyük metropollerde her türlü ayrıcalıklı konumu elde ederek, istediklerini rahatlıkla yerine getiriyorlardı. Kürdistanda olanlar, itiraflarından sonra tutuklanan Ayhan Çarkın’ın anlattıkları ile sınırlı değildi.
Artık “devlet içinde devletçikler” haline gelmişlerdi. Her türlü mafyatik ilişki ve faaliyetten tutun da devlet adına işlenen daha birçok işe karışıyorlardı. “Kumarhaneler Kralı” olarak bilinen Ömer Lütfü Topal cinayeti mafyatik faaliyet düzeyini ortaya koyduğu gibi, öbür yandan Kürt işverenlerinin öldürülmesi, Kürdistan’daki savaştan kaçarak metropollere giden ancak burada da peşleri bırakılmayarak öldürülen, işkence edilen masum Kürt yurttaşların yaşadıkları ise vahşetin ülke sathına yayılmış halini gösteriyordu. Aynı zamanda Batı metropollerinde “devlet adına işlenen insanlık suçları” sadece Kürtleri kapsamıyordu.
Çarkın, örneğin 16-17 Nisan 1992’de 3 devrimcinin öldürülmesi olayında ve yine 2010’da Ergenekon Davası kapsamında tutuklanan eski Emniyet Müdürü Hanefi Avcı tarafından yönetilen operasyon sonucunda Bedri Yağan gibi Devrimci Sol liderlerinin öldürülmesi olayında bulunduğunu da söylüyordu. 12 Temmuz 1991’de İstanbul Nişantaşı’nda bir eve düzenlenen ve 11 kişinin öldürüldüğü operasyona katıldı. Bolu-Sapanca- Düzce üçgeninde Kürt insanlarının öldürülmesinde görev aldığı konuşuldu. 16 Mart 1995’te gerçekleştirilen ve 17 kişinin yaşamını yitirdiği Gazi Mahallesi katliamında rol aldı. 28 Temmuz 1996’daki Ömer Lütfü Topal suikastında yer almakla suçlandı. Susurluk davasında 4 yıl ceza aldı.
Çarkın’ın evinde her operasyondan sonra üstlerinin verdiği 350 takdirname bulunuyor. Çarkın bütün takdir toplayan olaylarla insanlık suçunun işlendiğini, bunların hesabının verilmesi gerektiğini dile getiriyordu. Çarkın, DİHA’ya verdiği demecini şöyle sonlandırıyordu: “Hakikatleri Araştırma Komisyonu kurulsun, gerçekler ancak öyle açığa çıkar. Tüm yaşanan suçlar hepimizin. Hepimiz katiliz. ‘Vatan millet Sakarya’ adı altında bu insanlar çatıştırıldı. Bir af ilan edin bakın bakalım kimler gelip konuşacak. Türk halkının üzerine düşen Abdullah Öcalan’ı dinlemektir. Hakikatleri Araştırma Komisyonu kurulsun diyor. Ben de bu komisyonda konuşurum.”
Katliam soruları 24 yıldır yanıtsız
DİHA muhabirleri Çelik, Eskin ve Kaplan, Çarkın’ın anlattıklarından hareketle bir konuya ertesi gün eğilme gereği duydular. Bu olay kuşkusuz Pınarcık Katliamı idi.
24 Mart 2011’de DİHA muhabirlerinin yayınladığı haberde şu hususlar belirtiliyordu: “Gerçekleşen çok sayıda katliam ve yargısız infazın, bu güne kadar egemen medya desteğiyle halka yansıtıldığı gibi olmadığını ortaya koyan Çarkın’ın itirafları, söz konusu olaylara yeniden bakmayı gerektirdi. Bölgede gerçekleşen ve ilklerden olarak karşılaşılan bu olaylardan biri de 20 Haziran 1987’de Mardin’in Ömerli İlçesi’ne bağlı Pınarcık Köyü’nde 16’sı çocuk, 30 yurttaşın öldürülmesiydi. Köye üzerlerinde komando kıyafeti bulunan kişiler geldi ve ağır silahlarla köylüleri taradı. Dönemin medyası saldırıyı ‘PKK köy bastı’ şeklinde kamuoyuna servis ederken, bu olay kundağında öldürülmüş bir bebekle hafızalara kazındı.
Fotoğraf üzerinde ‘Bebek katilleri’ yazısıyla birlikte 24 yıldır psikolojik savaşın en büyük argümanlarından biri olarak kullanıldı. PKK’ye yüklenen bu kontrgerilla operasyonuna ilişkin gerçekler o dönemde bölgede görev yapan gazeteciler ve insan hakları savunucuları tarafından yapılan incelemeler sonucunda dile getirilmeye çalışıldıysa da görmezden gelindi. Halbuki katliamın oluş şekli konusunda kafa bulandıran çelişkilere, katliam haberini ilk gün ‘Yetti artık. Avrupa Parlamentosu’ndan destek... Apo’dan emir... Ve, 30 ölü’ manşetiyle okuyucularına duyuran ‘devlet yanlısı’ Hürriyet Gazetesi’ni bile inandıramamıştı.
12 sorunun cevabı hala verilmedi
Katliamı sayfalarından duyurduğu ilk günün ardından olayın gerçekleniş şeklinin inandırıcılığı konusundaki eksiklik gazete tarafından dahi görmezden gelinemeyecek bir noktada duruyordu. Bu nedenle de 23 Haziran tarihli gazete ‘Pınarcık katliamı ile ilgili 12 sorunun cevabı havada. Karanlıktayız’ sürmanşeti ile çıktı. Hürriyet gibi bir gazetenin katliamdan üç gün sonra attığı bu sürmanşette ‘12 düğüm’ olarak sorduğu soruların cevabı o günden bugüne geçen 24 yılda cevaplandırılmadı ve katliam PKK üzerine yıkılmaya devam edildi. İşte Hürriyet’in sorduğu ve cevaplanmayan 12 soru:
- Eşkıya dağdan geldiyse, sınırdan en az 25-30 km içerdeki köye kimseye görünmeden nasıl ulaşabildi?
- Katliam bu kez düzlük bölgede gerçekleşti. Buna rağmen müdahalede neden gecikildi?
- Aydınlatma fişekleri ile anında operasyon yapılamaz mıydı?
- Jandarma resmi açıklamadaki gibi köye 12 dk sonra geldiyse, bu kısa sürede eşkıya ne kadar süre uzaklaşabilir?
- Hainlerin sınırı aşmaları oldukça güç görünüyor. İçerdeler ise nerede ve nasıl saklanıyorlar?
- Olaydan sonra Bakanlar Kurulu alışılmışın tersine neden derhal toplanmak ve tavır belirlemek gereği duymadı?
- Cumhurbaşkanı Evren’in böylesi önemli bir baskından haberdar edilmekten niçin gecikildi?
- Pınarcık’ta daha önce de hain pusu yaşanmıştı. O halde özel koruma neden yoktu?
- 60 kadar militan nasıl olur da kolayca gizlenebilir. Yoksa istihbaratımız yetersiz mi kaldı?
- Bölücüler eğer iddia edildiği gibi komando kıyafetli ise, bunları nereden buldular?
- TRT tüm Türkiye’nin merak ettiği baskınla ilgili gelişmeleri dün sabahki 07.30 bülteninde niçin unuttu?
- Köy korucuları niçin engelleyici olamıyor. Cephane veya eğitim yetersizliği mi söz konusu?”
DİHA muhabirlerinin yer verdiği Hürriyet Gazetesi’nin 23 Haziran 1987 tarihli sayısındaki soruları, elbette olayın aydınlatılması açısından o dönem itibariyle sorulmuş önemli sorular olarak değerlendirmek mümkün.
Bununla birlikte sonuç itibariyle Ayhan Çarkın’ın itirafları ve gün gibi ortada duran çelişkilerle bir kez daha aydınlatılan katliamın, son derece planlı ve bilinçli bir konseptin parçası olarak hayata geçirildiği anlaşılıyordu. 1987 yılından itibaren bu düzeyde gerçekleştirilen köylü katliamları, ardından gittikçe yaygınlaştırılan koruculuk sistemi ve kontrgerillanın Kürdistan’da konumlandırılmasının birbiriyle bağlantılı olduğunu söylemek kadar, bütün bunların sonraki yılların habercisi olduğunu varsaymak da gerekecektir. Dolayısıyla bu olayla ilgili ortaya çıkan gerçeğe bir de yönden bakmakta fayda olduğunu belirtmeliyiz.
Öldürenlerin eşgalleri ve yöntemleri hep aynı
Albay Rıdvan Özden’i öldürecek kadar örgütlü ve devlet bağlantılı olan ve aynı zamanda yıllar sonra Ayhan Çarkın’ın itiraflarıyla bir kez daha net bir şekilde ortaya çıkan bir yapıdan söz ediyoruz. Bu yazının başından beri daha çok devletin silah verdiği, akladığı ve koruduğu korucuların yaptıklarından söz ettik. Ancak korucuları bile bütün bu kötülükleri yapmaya motive eden, kullanan ve “daha güçlü bağlarla devlete bağlı olduğu” her şekilde ortaya çıkan JİTEM ve benzeri oluşumlar karşımıza çıkıyor. Yıllarca JİTEM adına Kürdistan’da terör estiren, ancak 1994’te Ankara’da öldürülen Cem Ersever’in itiraflarının yer aldığı “Cem Ersever’in İtirafları” adlı kitabın “Mardin Kontrgerillası” konulu ve aynı zamanda başka birçok çarpıcı gerçeğin işlendiği birinci bölümüne bakıldığında bazı hususlar daha fazla netliğe kavuşacaktır.
Soner Yalçın’ın 2000’e Doğru Dergisi’nde çalıştığı sırada kaleme aldığı kitabın ilgili bölümünün bir kısmı şöyle: “O dönemde çalışmakta olduğum 2000’e Doğru Dergisi 8 Aralık 1991 tarihinde ‘Kimlikleri ve Eylemleriyle İşte Mardin Kontrgerillası’ başlıklı bir haber yayımladı: ‘Son 5 ayda Mardin, Ömerli, Savur, Nusaybin, Midyat, Batman ve İdil’e bağlı köylerde kontrgerillanın eylemleri sonucu 22 kişi öldü, 5 kişi yaralandı. Bu cinayetleri işleyenlerin eşgalleri ve yöntemleri aynı. Beyaz Renault’ya biniliyor. Kars lehçesiyle Kürtçe konuşuyorlar. Gerilla kılığında dolaşıyorlar. Bu kontrgerilla ekibinin başında Jandarma subayları A.Ö. ile H.K. var. Vurucu (tetikçi) timin şefi ise Karslı MHP’li eski bir öğretmen olan Y.S. dört kişilik infaz timinde itirafçılar var.’ 2000’e Doğru, ‘Mardin Kontrgerillası’ haberinde baş harfleriyle verdiği kişileri, açık adlarının belirtildiği bir yazı ile Başbakanlığa ve İçişleri Bakanlığı’na bildirdi. Türk Silahlı Kuvvetleri mensubu iki subay hakkındaki bilgileri ise gene isimleri açıkça yazarak Genelkurmay Başkanlığı’na iletti. Ancak bu kurumlardan hiçbir yanıt alamadı. ‘Haberiniz doğru değildir’ gibi bir açıklama bile yapılmadı. Biz de ‘Mardin Kontrgerillası’ haberini geliştirmeye karar verdik. Araştırmaya devam ettik. Subay A.Ö. Mayıs 1992 tarihinden beri Jandarma Genel Komutanlığı İstihbarat Başkanlığı’nda görev yapıyordu. Bölücü ve Yıkıcı Azınlık Kısım Amirliği’nde görevliydi. A.Ö. uzun yıllar Güneydoğu’da görev yapmıştı.
Kontrgerilla faaliyetlerinde yanında hep ‘Cem Yüzbaşı’ diye biri vardı. A.Ö. ‘Cem Yüzbaşı’nın yardımcısıydı. ‘Bu subaylar hep sivil dolaşırlar. İkisi de istihbaratçı. Tehlikeli adamlar, dikkatli olun’ demişti emekli bir Kurmay Albay.”
JİTEM’in varlığı ve işlediği suçlar…
“Mardin Kontrgerillası” haberiyle gündemleştirilen ve izi sürülmeye başlanan oluşum, daha sonra “Cem Yüzbaşı”nın izinin sürülmesiyle derinleştirildiğinde nihayetinde “kurucusu halen Niğde Alay Komutanlığında görevli Albay A.D.” olan JİTEM olarak belirleniyordu.
“A.D.” denilen kişi, 2010 yılından itibaren kamuoyunun sık sık ismini Ergenekon Davası ile duymaya başlayacağı emekli Albay Arif Doğan’dan başkası değildi. “Cem Yüzbaşı” da Cem Ersever idi. İki isim de Kürdistan’da işlenen insanlık suçları denildiğinde akla gelen ilk iki isim olarak biliniyor. “Cem Ersever’in İtirafları” adlı kitapta belirtilen JİTEM olgusu, o yıllarda kabul edilmiyordu. Daha sonraki dönemlerde birçok kez JİTEM’in varlığı ve işlediği insanlık suçları belgelenmesine rağmen devlet yetkilileri bu tutumlarından geriye adım atmadılar. Ancak 2011 yılına gelindiğinde hem Jandarma Genel Komutanlığı hem de İçişleri Bakanlığı, bu oluşumun varlığını kabul eden beyanlarda bulundular. Aynı zamanda Ergenekon Davası süreci başta olmak üzere aynı zaman diliminde kamuoyuna yansıyan birçok belge ve bilgi yıllar önce “Cem Ersever’in İtirafları” adlı kitapta büyük oranda şemasıyla bile ortaya konulan itirafları, anlatımları doğruluyordu.
İşlenen cinayetlerin ortak noktası
Midyat Tinate (Kutlubey) Köyü yakınlarında 20 Nisan 1992’de 8 köylü öldürüldü. Olay incelemesinde yolumuz yine yakın bölgede bulunan Turgali Köyü’nde 4 kişinin öldürülmesine çıkıyor. Bu olay biraz daha deşildiğinde bağlantılar bizi 4 Mayıs 2009’da 47 kişinin vahşice katledildiği Bilge Köyü Katliamı’na götürüyor. Bu olay incelendiğinde ise aynı köyde 1994’te “kimsenin pek bilmediği” 7 kişinin katledilmesi olayına ulaşılıyor. Bilge Köyü Katliamı’nda kullanılan silahın 1994’te Davut Karçi’nin faili meçhul cinayete kurban gitmesi olayında kullanılan aynı silah olduğu belirleniyor. Tekrar başa dönüp Tinate Katliamı’na bakıldığında burada katledilenlerden birisinin yakınlarının 23 Ocak 1987’de Başyurt Köyü Efeler Mezrası’nda katledildiği görülüyor:
7’si çocuk, 1’i kadın, 2’si erkek, toplam 11 kişi. Aynı tarihlerde benzer yöntemlerle 20 Ağustos 1987’de Siirt’in Kılıçkaya Köyü’nde 14’ü çocuk 24 kişinin katledildiği de açığa çıkıyor. Ayrıca 20 Haziran 1987’de Mardin Ömerli’ye bağlı Pınarcık Köyü’nde 16’sı çocuk 30 kişinin öldürülmesi olayı da aynı yöntemledir ve bu olay 2011’de eski Özal Harekatçı Ayhan Çarkın tarafından itiraf edildiğinde, söz konusu tarihlerde işlenen cinayetlerin ortak noktası failler ve amaçlar itibariyle netleşiyor.
Aynı zamanda 1991-1996 tarihleri arasında İstanbul, Bolu-Kocaeli-Sapanca üçgeni ile Ankara’da işlenen cinayetlere bir bağlantımız çıkıyor. 21 Ocak 1994’te Mardin’in Savur İlçesi’ne bağlı Ormancık ve Akyürek köylerinde 20 kişinin öldürülmesi de Pınarcık’taki gibi karşımıza çıkınca, dikkatlerimizi yine 14 Ağustos 1995’te Ormancık yakınlarında suikasta kurban giden Mardin Alay Komutanı Albay Rıdvan Özden çekiyor.
Bağlantılar 1970’e kadar uzanıyor
Albay Özden’in olayını irdelerken PKK’ye mal edilen ve Özden suikastı ile yakın tarihlerde 4 öğretmenin öldürülmesi olayının esasında kontr-gerilla birimlerince işlendiği sonucuna varıyoruz. Özden suikastını sorgulamaya devam ediyoruz ve oradan 8 Ekim 1978’de 7 TİP’li öğrencinin öldürülmesine ilişkin bağlantılara ulaşıyoruz. Ve nihayet itiraflar, bağlantılar ve sonuçlar karşımıza her zamanki JİTEM’i çıkarıyor. Sadece Mardin’deki “devlet bağlantılı” kontr-gerilla katliamlarına odaklanıldığında bile yolunuz “hiç alakası olmaz” denilen yakın tarihin neredeyse bütün karanlık noktalarına çıkar. Bu araştırmada yer verdiğimiz olayların yanı sıra örneğin şu olayların tümünün mutlaka bir noktada kesiştiği rahatlıkla görülecektir: 1970’te solcu doktor Necdet Güçlü’nün Hacettepe Üniversitesi bahçesinde katledilmesi; devrimci liderler Mahir Çayan ve İbrahim Kaypakkaya’nın katledildiği operasyonlar; 1978’deki Gazeteci Abdi İpekçi ve Mehmet Ali Ağca dolayısıyla Papa cinayeti; Uğur Mumcu, Cem Ersever, Eşref Bitlis cinayetlerinin işlendiği 1993 Ankara’nın karanlık yılı; Susurluk bağlantıları; Ergenekon hesapları... (Mehmet Ali Ağca 18 Ocak 2009’da cezaevinde çıktığında Günlük Gazetesi’nde yayınladığımız araştırma dosyasında bu bağlantıların bir kısmını ortaya çıkarmıştık.)
Bütün bu bağlantılar, bize 1990’lı yıllardaki birçok korkunç olaydan sorumlu tutulan Mehmet Ağar’ın “Bir tuğla çekilirse bütün duvar yıkılır” sözünü hatırlatıyor. Bırakın bir tuğlanın çekilmesini, tuğlalar çürüyüp tek tek döküldükçe duvarın sağlamlaştırılması için yeni tuğlalar ekleniyor.
Sonuç itibariyle; tek başına korucular değil, tek başına JİTEM ya da kontrgerilla değil, tek başına “kural tanımaz” bazı devlet yetkilileri de değil, bütün bunları bir arada tutan ve Kürtlere karşı insanlık suçu işlemek üzere kurgulanan kocaman bir devlet sistemi... Bütün mesele bu ve bu kadar basit olan bu noktadan hareket edilmedikçe, bu şekilde yüzleşme gerçekleşmedikçe gerçeklerin açığa çıkması ve gerçek anlamda adaletin tesisi mümkün olmayacak gibi görünüyor. Çünkü tek tek bazı olaylar bazında sonuç alıcı bazı yargı kararları ya da siyasi sonuç karşımıza çıkabilir, ancak çoğunlukla devlet yetkilileri tarafından münferit kabul edilen bu teklik halinin bütünlük içindeki gerçek yeri aranmadığı için çok da bir anlam ifade etmeyecektir. Ne yazık ki, 2011’e gelindiğinde hala devam eden ve “faili meçhul” bırakılan katliamlar da bu yüzden rahatlıkla gerçekleşebiliyor. BİTTİ
NURİ FIRAT