Seçimlere doğru hızla ilerlerken, şizofrenik bir toplumsal yapının varlığından kuşku duyulmayan Türkiye'de, toplumsal cinnet çağına geçildiğinin tipik örnekleri yaygınca sergilenmeye başladı. Saldırganlık, toplumsal ve bireysel davranışın doğal refleksi haline geldi. Algılama eşiğimiz öylesine düştü ki, işçi katliamlarının görülebilmesi için katliamın en az onlu sayılarla ifade edilmesi; kadın cinayetlerinin sahiplenebilmesi için tecavüzle başlayıp ekstrem cinayet biçimleriyle taçlandırılması gerekmektedir. Yolsuzluk, hırsızlık ve yalan ise, en azından büyük çoğunluğumuz için, yeni toplumsal yaşamımızın ahlaki temellerini oluşturuyor.
"Balık baştan kokar" deyişini de doğrularcasına, siyaset bu cinnetin başını çekiyor. İktidar partisinin paranoyik korku nöbetleri, kendisini de çevresini de her gün biraz daha kokuşmuşluğa itiyor. Hukuk adaletle dalga geçiyor; polis sapana karşı akrep, toma, gaz ve mermi ile yanıt veriyor. Hırs vicdanının önüne geçmiş, yolsuzluk toplumsal meşruiyet kazanmış; medya kar haneye, sistem siyaseti kerhaneye dönüşmüş, siyaset ahlakı reel paraya evrilmiş, toplum bilinci esir alınmıştır.
Devletin bölgesel bir savaşa hazırlandığı, donanımını buna göre düzenlediği, gelişebilecek iç direnişleri bastırabilmek için bir yandan Başkanlık sistemi dayatılırken, öte yandan resmi şiddete meşruiyet kazandıracak hukuksal düzenlemelerin ne pahasına olursa olsun meclisten geçirilmek istediği artık ayan beyan ortadadır. 14 yıldır sürdürülen sözlü ve psikolojik şiddetin, fiilen fiziksel şiddete tırmandırıldığı da bir başka gerçekliğimizdir.
Ve böylesi bir ortamda bir komediyle güldürülmek isteniyor insanlar: "Süreç Komedisi".
***
Açıkçası, mevcut cinnet toplumunun hem nedenlerinden hem de sonuçlarından biri de bilgi kirliliğidir. Otla samanın birbirine karıştırıldığı; balık hafızasına mahkum edilmiş bu toplumda, sürecin çözmeyi üstlendiği "sorunun tanımı" bile unutma noktasına getirilmiştir. Devletin vermediği hak ve özgürlükleri devlete dayata dayata kazanan tarafta birileri "AKP'nin yanında sadece biz Kürtler kaldık" deme gafletini gösterirken, barış için dayatılan temel istek "yaşlı tutsakların serbest bırakılması" ölçüsüne indirgenmektedir. Demokratikleşme, "seçimlerde yüzde 10 barajını aşıp aşamamak" tartışmasının sonuçlarından değil, yüzde 10 barajına karşı mücadele sorumluluğunun üstlenilmesi bilincinden doğacaktır. Ve "yaşlı tutsakların derhal serbest bırakılması" istemi, bir barış sürecinin istemlerinden biri değil, üzerine pazarlık bile yapılamayacak olan "yaşam hakkının" bir zorunluluğudur.
***
Bir süredir "PKK'nin silahları teslim etmesi" konusu gündemin ilk sırasına yerleşti kaldı. Biliyoruz ki süreç çoktan bitmiştir. Oyun oynamaya gerek yok. Devlet sömürgeci yüzünü bir kere daha sertçe göstermiştir. Meclis'te AKP'nin iç güvenlik yasalarının tartışıldığı sırada, silahsız HDP'lilere yönelik kafa göz kırma operasyonuyla birlikte "silahların teslimi" tartışmaları at başı gidiyor. Oysa silahsızlanma konusu bir çözüm sürecinin başarısı üzerine inşa edilebilecek bir sonuç olacaktır. Tarihen kayıtlıdır ki, silaha ilk sarılan PKK değil TC idi. Demokratik yollarla kendini ifade olanağının bütün yolları kapatıldıktan sonradır ki en doğal insan hakkı kapsamında olan yaşam hakkını savunmak için PKK de eline silah almak zorunda kaldı. Ve eğer barış görüşülecekse ve eğer birinin ötekine güven vermesi gerekiyorsa, dünyada hiçbir ülkenin güvenini kazanamamış olan Türkiye'nin silahtan arındırılması öncelikle gerekmektedir. Sadece tanklar, toplar, Roboskî katili uçaklar, kalekollar, karakollar silah değildir. IŞİD gibi aparatlar da, devletin sivil paramiliter güçleri de silah kapsamında yer alır.
PKK elindeki silahları bir gün elbette bırakacaktır. Ama bu ancak gerçekleşecek adil bir barıştan bir iki kuşak sonra ancak gerçekleşebilecek bir istemdir.