Yeni Düzen web sayfasında şair yazar Neşe Yaşın’ın geçmiş yazılarını okurken buldum bu satırları:

"Nasıl daha erdemli bir insan olurum meselesinde bir hakikat arayıcısı olmak yeterli değildir kuşkusuz. Kimi hakikat arayıcıları içten gelen bir adalet duygusundan çok kendi efsanelerini yaratmak, kahraman tahtına oturmak için yaparlar bunu…" 

Ne zamandır hakikat-adalet ilişkisinin "barış"ı doğurup doğurmayacağını tartışıyoruz çünkü. Oysa barış ile adalet sıklıkla yan yana telaffuz edilse de aynı mahalleye çıkan sokaklar değildir. Adaleti beklediğiniz yerde, bir karşılık alma derdiniz vardır. Barışı istediğiniz yerde ise unutma... Ne yaşanmış ve yaşatılmışsa üzerini çizme, geleceğin kusursuzluğu adına.

Bireyin devlete dair adalet beklentisi saplantılı bir arayış olsa da, bireyin devletle barışması mesela, söz konusu bile değildir. Ayrıca birey varlık halidir, canlıdır; koşar, düşer, güler, ağlar... Devlet soyut, hareketsiz ve müthiş karanlıktır. Kurumları vardır; kurumlarında çalışan bireyleri, o bireylerin tutkulu tercihleri... Devletin halkla kurduğu bağ, gri odalardan sokağa bu tutkulu tercihleri olan bireylerce taşınır. Sırtlarındaki üniforma devletin adıdır ve sokakta da öyle anılır! Bu belirleyicilik ya yaklaşma ya da tümüyle uzaklaşma üzerine kurguludur ve kesinlikle nesnel değildir.

Doğan ailesinin evine bir geceyarısı girip, kızları Dilek’i ailenin gözlerinin önünde öldüren devlet gömlekli birey, tutkulu nefretini o gömleğin altında büyüterek bastı tetiğe. "Anne bak, oğlun kızını öldürdü" diye sırıttı sonra. Bakın bu sırıtışlar içtendir. Çünkü Dilek yaralı kaldırıldığı hastane önünde aile ondan güzel haber beklerken, aynı gömleği giymiş tutkulu devlet bireyleri kahkahalar atarak ailenin acısını parçalamaktaydı bu arada. "Oğlun kızını öldürdü" diyerek, ‘kızını öldürme rahatlığımız ve koyvermişliğimiz, katili biz değil oğlun yapar’ diyerek, devletin hakikat ve adaletle bağlarının ne zamandır kopuk olduğunu bir daha anımsattı bize. 

Maraş Katliamı sonrasında kendini İstanbul’a atmış Doğan ailesi. Hayatın edebiyatla buluştuğu sene 1978. Onca yazıldı ve çizildi. Hayat Maraş’ta devlete dokutturduğu yazgıyı, İstanbul Küçük Armutlu’da bir evin gecesinde çözüyordu usulca. 

Uykularımıza bu kadar "biz"e eklenerek dalan devlet, o saatten sonra hem anadır hem baba. Söver, döver ve öldürür de. Affını yaratacak hiçbir makul gerekçeye sahip değildir. Eve girmiştir, geceyarısıdır (ve muhtemelen yanlış adrestir) ve o saatte bir gürültüye can havliyle uyanan evin kızı, hem öfkelenmiş hem korkmuştur. Galoş gürlemesi bu nedenle... Devleti temsil eden tutkulu bireyin nefret eşiğinin mütemadiyen taştığı kapıların Kürt olana, Alevi olana, devrimci/sosyalist olana yani bağrında nefret edilesi ötekiliklerini bir madalya gibi taşıyana ait olması tesadüf değildir. Gri odalarının duvarlarındaki dolaplarda klasörler dolusu yazısı silinmiş hayat içinden biri de Dilek Doğan’dır. Çekip vurmakta beis görmediği, Dilek’in gözlerinde gördüğü tüm öteki olanlara duyduğu nefrettir ve onların yaşama hakkının olmayacağına dair almış olduğu devlet terbiyesi.

Güzel olanın yazısını çirkinin yazması ne korkunç! Devlet çok çirkin, çoook! Onca masum ve mazlumun kanı dolmuş gözlerine! 

Çirkin ve pissin işte!