2014 Yerel Seçimleri’nde Farqîn (Silvan) Belediye Eşbaşkanları Yüksel Bodakçi ve Melikşah Teke yüzde 69,5, Sur Belediye Eşbaşkanı Seyid Narin yüzde 54.4, Nusaybin Belediye Eşbaşkanı Sara Kaya yüzde 78.8; Eruh Belediye Eşbaşkanı Hüseyin Kılıç ise yüzde 52.4’lük halkın oyu ile Belediye Başkanı seçildiler.

Ancak bu belediye başkanları Ankara’nın talimatı ile görevden alındılar. Halkın hiç oy vermediği, istemediği Diyarbakır, Siirt, Mardin Valileri ve kaykamları ise Ankara’dan atanmış. Bu valilerin ve kaymakamların emrinde asker ve polisler var. Bu vali ve kaymakamlar “sokağa çıkma yasağı” ile sıkıyönetim ve OHAL uygulamaları ilan ediyor. Polis ve askeri “halkı, halkın evini ve işyerini tarayın!” talimatı verebiliyor. Askerleri, özel harekat polislerine operasyon yaptırabiliyor.

Şimdi Kürdistan’da devletin görünen yüzü olarak Valiler, kaymakamlar, askerler, polisler, vergi daireleri, okullar vb kurumların orada yaşayan halka ne gibi bir faydası var. Halka seçim hakkı verildiğinde yüzde 90’ları aşan oyları ile halk kendi tercihini ortaya koyabiliyor. Ve halk bu devletin partisini, resmi ideolojisini taşıyan hiçkimseye destek vermiyor. 

Peki Türk devletinin verili Anayasal düzeni içinde yapılan seçimlerde belediye başkanları seçen, milletvekili seçen bu halkın temsilcilerinin Ankara’nın talimatı ile görevden alınmasının anlamı nedir? Sadece devletin söylemleri dışında halkın yaşadıklarını dile getirmesi midir? Kuşkusuz ki sorun bu değil.

Sorun Türk devleti, Tayyip Erdoğan ve AKP eli ile Kürt halkının iradesini kırmak ve işlevsiz bırakmak istiyor. Kürdistan’da sömürgeciliğin iflas ettiğini bilen devlet, Kürtler üzerinde yeniden egemenlik kurmak için politikalarını yoğunlaştırdı. 

Devlet Tayyip Erdoğan’a ve AKP’ye Kürtleri siyasal ve toplumsal olarak yok sayıp, inkar ve imha siyasetini yürütme görevi verdi. Erdoğan da kendi pis işleri ortaya çıkmasın diye devletin asker ve polisini sopa olarak kullanıyor. Valiler ve kaymakamları da emir eri olarak çalıştırıyor. 

Hal ve durum böyle olunca Kürtler, Ankara’nın oynadığı oyunun farkında olarak kendi iradesini ezdirmek istemiyor. Yani Kürtler yasal yollardan seçimle seçtikleri Belediye Başkanları ve milletvekillerinin Ankara’da ve yerelde işletilmediğini, tanınmadığını görüyor. E durum böyle olunca ve de yüzyıllık Kürt meselesinin karakteri ile de güncel durum birleşince ortaya çıkan tablo şudur: 

Kürtler son 40 yıldır yürüttükleri özgürlük mücadelesi ile kendi ulusal demokratik dirilişlerini gerçekleştirdiler. Bu ulusal demokratik dirilişini “ayrı bir ulus-devlet” örgütlenmesi yerine toplumsal özgürlük ve halkın kendi özyönetimi formülasyonu ile hayata geçirmek istediler. Bunu da “dar ayrılıkçı ulusallık” boyutu ile değil birlikte yaşadıkları halklar ve kültürlerle “demokratik ulus” zemininde inşa etmek istediler. Bu inşayı yaparken de kendi iradelerinin tanınması karşılığında devleti tanıyabileceklerini belirttiler. Ama devlet ne halkın iradesini tanıyor ne de halkların ortak bir zeminde birlikte yaşamasını istiyor. 

Böyle olunca da Kürtler direnişlerini farklı boyutlarda eş zamanlı olarak geliştirmeye başladılar. Yani şu anda Türkiye’deki siyasi kriz ve kaosun karakteri ne olursa olsun, Kürtlerin vazgeçemeyeceği temel nokta kendi özyönetim iradesidir. Savaş olsa da olmasa da, çatışmasızlık gerçekleşse de gerçekleşmese de, sokağa çıkma yasağı olsa da olmasa da Kürtler artık Ankara’nın dayattığı; Tayyip Erdoğan ve AKP’nin yürüttüğü zulüm politikalarına karşı kendi kendilerini yönetmek istemektedir. Sokaklarında Türk askeri ve polisi görmek istememektedirler. Ankara’nın atadığı vali ve kaymakamların ölüm talimatları altında yaşamak istememektedir. 

Bunun dönüşü yoktur. Gerillanın direnişi halkı korumak üzerine kurulu misilleme eylemleri düzeyindedir. Cizre, Silvan, Suriçi, Nusaybin, Varto ve daha onlarca merkezde gençlerin öncülüğü ile yapılan barikatlar arkasında direnen halkın da direnişi bir heves almak ve anlık bir tepki değildir. Halk artık sokağında özgür olmanın tadını direnişle almıştır. Bu direniş duygusunu devletin ne tankı ne topu, ne işkence ne de düzinelerce ölüm, Kürtleri girdikleri bu yoldan geri çevirmeyecektir. 

Zayıflayacak olan, çökecek olan devletin politikasıdır, bitecek olan Tayyip Erdoğan’dır parçalanacak olan da AKP’dir. Kazanan ise Cizre’deki, Kobanê’deki gibi Kürt halkı olacaktır.