Türkiye, Suriye örneğinde olduğu gibi yavaş yavaş parçalanıyor. Bu parçalanma giderek coğrafik bir boyut da kazanırken, ilk etapta beyinlerde vücut bulmaktadır. Bugün AKP ve ülkücü olarak maskelenip değerlendirilen güruh, Nazi Avrupa'sını aratmayacak ırkçı histerilerle sokağa taşmaktadır. Halkların Demokratik Partisi (HDP), her ne kadar bütün Anadolu'nun ezilenlerine ve ötekileştirilenlerine hitap eden bir siyasi parti olsa da medyanın hemen hemen tamamını hegemonyasına alan AKP'nin eliyle salt "Kürt etnisitesine" indirgenmek istenmektedir. Ve yaşı ne olursa olsun, bugün her Kürt insanı hedef poligonuna konulmuştur. Mahallede, sokakta, okulda, işyerinde, kahvede, terminalde, hayatın herhangi bir alanında Kürt olduğu tespit edilen herkes hedeftir. Eğer deyim yerinde ise yüz yıldır Kürt insanına gizlice dayatılan devlet anlayışı, bugün AKP'nin eliyle açıkça sokağa taşınmaktadır. Daha açık bir tabir ile bugün yaşadığımız şudur: "Kürt olarak anasından doğmak suçtur!" Aslında olup bitenler çılgınlıktır. Akıl tutulmasıdır. Yaşadığımız tarihi, içerisinden geçmekte olduğumuz çağı yadsıyınız. Yirmi birinci yüzyılda yaşadığımızı unutunuz. Yoksa bu arkaik yapılanmayı (bu Orta Çağ zihniyetli güruhu) anlamakta, idrak etmekte zorlanırsınız. Bu görüntülerle, Türkiye hızla Suriye olmaya doğru yol alıyor.
Bütün cihan Suriye ve bölgedeki kargaşanın tamamının esas mimarı'nın AKP olduğunu biliyor. AKP'nin "gladio" güçleri bütün Ortadoğu ülkelerine dağılmış durumda. İnsan yakarken, insan keserken bile "demokrasi" sözcüğünü sıklıkla kullanmaları boşuna değildir. Bu maskelenmiş güruhu doğru tespit etmek güçtür. Bunlar, kendilerinden öncekileri fersah fersah gerilerde bırakarak Kürt'e düşmanlık ediyor. Bunlar Türklük adına politika yapan en sinsi unsurlardır. Kimi yerde "demkrasi" nakaratlarıyla kitlelere seslenirken, kiminde ise "tekbir" nidaları ile icraatlarını yerine getirmektedir. Bunların tek icraatları toplumun insani birlikteliğini dağıtmaktır. Toplumun tamamını şizofreni bir kimsenin makam olarak yükselmesine feda etmek, kurban etmektir. Sözün kısası; AKP, hiçbir prensibi olmayan bir yapılanmadır. Hırsızlık, talan, kadrolaşma (mevcut yönetimi yıkarak, kendi yönetimlerini oluşturma) gibi geriye dönülmez programları olup, suç işledikleri için iktidar adına bütün memleketi feda etmeye hazırdırlar. Asker vurulmuş, polis vurulmuş, gerilla, milis veya sivil insan vurulmuş umurlarında değil. Tek önemsedikleri olgu, iktidarı başkasına devretmemektir. Zira suçludurlar, yargılanacaklarından korkuyorlar.
7 Haziran seçim sonuçlarında yenildiklerini anladıkları an, kıyametin koptuğu an olmuştur. Bu tarihten itibaren sudan bahanelerle HDP Eşbaşkanlarını, milletvekillerini hedef gösteren söylemlerde bulundular. Bugün AKP'ye ve bu partinin şahsında devlete, devletin kurumlarına güvenmeyen il ve ilçeler haklı olarak özerk yönetimlerini ilan ediyorlar. Cizre, bu girişimlerin öcüsü gibi görüldüğünden burayı pilot bölge seçip, Cizre halkının şahsında bütün Kürdistan halkını sindireceklerini hesaplıyorlar. Bu uygulama bize 12 Eylül darbesi ve Diyarbakır Cezaevi'ni hatırlatmaktadır. Stratejileri şudur: "Cizre halkını teslim alırsak eğer, bütün Kürdistan'ı yeniden teslim alırız!"
Cizre'ye uygulanan tecriti, tek tek gözleri bağlanarak hücrelere atılan tutsaklara benzetiyorum. Cizre'ye gazeteci, milletvekili, gözlemcilerin sokulmaması bir stratejidir. Kürdistan halkı ve onun özgürlük hareketi bu hesapları da boşa çıkaracak kapasitededir... Cizre halkı yalnız değildir. Sonuç olarak, artık kardeşlik diyemiyorum. Ya doğru bir komşuluk, ya da düzgün bir ayrışma olsun...