Brüksel’den Güney Kürdistan’a doğru yol alırken kulağımda Cizre’deki direnişçilerden Mehmet Tunç, Mehmet Yavuzer ve Derya’nın sesleri eksilmiyordu. Hewler’den dağlara doğru yol alırken de aklımda olan bu üç ismin dağa nasıl yansıdığını merak ediyordum. 

Çünkü Kürdistan direnişinin son 40 yılında farklı bir durum ortaya çıkmıştı. Amed-Sur ve Cizre’deki kış boyu süren direniş farklı bir durum ortaya çıkarmıştı. Bu farkın iyi görülmesi için dağın duygusu, bilinci, gücü ve bakışını bilmek önemli olacaktı. Kürdistan’daki direniş ve savaş karakter değiştirmiş, savaş mekanı farklılaşmış ve yeni bir durum ortaya çıkmıştı. 

Cizre ve Sur’daki direnişçiler bu dönemdeki savaşın Kürdistan için ne önemede olduğunu bilerek barikatlar arkasında duruyorlardı. Tarihi dönüm noktasında olduğunu bilerek direniyorlardı. Her telefon konuşmalarında söyledikleri her sözün ne anlama geldiğini biliyorlardı. Mehmet Tunç diyordu ki; "Mazlum Doğanların, Kemal Pirlerin duruşuyla, Cizre Botan’ın tarihi bilinciyle buradayız. Asla diz çökmeyeceğiz!" Hiçbir konuşmasında ardında bıraktığı çocuklarının adını anmadı. Ama onlara onurlu bir geçmiş, özgür bir gelecek ve en önemlisi de özgür bir Kürdistan bırakacağını biliyordu. Ve derdi ki; "Cizre'ye gelip onur ve namus savaşı veren bu gençleri ben nasıl yalnız bırakabilirim ki!" yani kendi kurtuluşunu esas almadı. Diğer direnişçi gençlerle birlikte ölümüne direnişi seçti.

Mehmet Yavuzer… Genç bir devrimciydi. Yetenekli, yaratıcı ve halk direnişinin öncüsü bir yapıya doğallığında sahip olmuştu. Vahşet bodrumunda yaralı iken, kendi yarasının acısından çok yanındaki gençlerin yaralarının acısını duyumsuyordu. Ve hep onlara moral veren konuşmaları aktarıyor, devletin değil halkın gücüyle direnişi kazanabileceğini biliyordu. Her konuşmasında espriler yapıyor, "Munzur kenarında oturacağız, bunları güzel anılar olarak anımsayacağız" diyordu. Gülerek serzenişte bulunuyor sonra herkesin direnerek kazanması gerektiğini artık öğrenmesi sürekli ifade ediyordu. 

Derya, diğer vahşet bodrumundaki durumu anlatırken, tarihe büyük bir not düştüğünün farkındaydı. Bir devletin yaralı direnişçileri nasıl benzin döküp yaktığını görmüştü Derya. Üst kattaki diğer yaralı direnişçilere yardım ederken, tarihe not düşerken ya da tarih yazarken; asla unutulmaması gereken faşist cellatların hemen yanı başında olmasına hiç aldırmıyordu. 

Ölümüne direnen bu üç insan ve diğer yüzlerce direnişçi genç, çocuk, yaşlı ve kadınlar can verirlerken zaman durmuyor ve hızla akıyordu. Yol boyunca bunları düşünürken, karşılaştığımız kimselerle bunun sohbetini ederken dağlara vardığımızı, sisler içindeki yollardan ırmakların buluşup coşkuyla akışını fark ettim. Doruklarda kar örtüsü olsa da, dağların eteklerinde, vadilerinde badem ağaçlarının baharı müjdeleyen çiçekleri içinden gelen gerillaların gülümsemesi ve hasretle "hoş geldiniz" kucaklaması sadece boğazımı düğümlüyor, gözyaşlarımı göstermemek için heyecanla etrafıma bakınıp duruyorum. 

Sonra başka gerillalar ve sonra daha çok gerilla görüyorum. Eski tanıdıklarım, tanımadıklarım, genç gerillalar ve diğerlerini görüyorum. Gözlerindeki ışıltı kış boyunca ağır bedellerin ödendiği Cizre, Silvan, Nusaybin, Gever, Sur, Derik, Dargeçit, İdil ve Şırnak’ta olup bitenlerin dağlar ve gerilla için anlamını daha derinden hissediyor, öğreniyor ve anlıyorum. 

Baharın gelmesinin bir mevsim değişikliği olmadığını da yine dağlardan, akan ırmaklardan, gece gökyüzünü boylu boyunca kapsayan yıldızlardan ve gerillalardan anlıyorum. Cizre’nin intikamı, Sur’un öfkesi, gerillanın keskinleşmiş bilincini toprağın kokusundan anlıyorum. Ayak izlerinin karınca çalışkanlığı ile sağa sola koşuşturmalarından anlıyorum. Kuşların cıvıltılarından, durmaksızın yağan yağmur tanelerinden, vadileri boylu boyunca kaplayan sislerin arasındaki sadelikten öğreniyorum. 

Gerillaların yürüyüşündeki hızdan, konuşmalarından, nefes alıp verişlerinden. Ve şu sözleri duyuyorum; "Halkın savaşının bize yüklediği yeni bir görev, savaşımızın karakterini, mekanını ve kapsamını çok ama çok büyüttü. Biz onların ölümüne direniş göstererek diz çökmemelerinin bizim için ne anlama geldiğini çok ama çok iyi biliyoruz."

Evet baharın gelmesi bir mevsim değişikliği değil. Kürdistan kentlerindeki halk direnişinin bir ülke olarak ayağa kalkış zamanı. Çiçeklerin açması, derelerin çağıldayışı, kuşların cıvıldayışı, yıldızların parlaklığı, rüzgarın sesi de kavganın büyüyeceğini haber veriyor. Ve öyle bir öfkenin işareti var ki, Cizre’nin intikamı Kürdistan’ın özgürlük şarkısı ile yankılanıyor dağlarda. Ben bunu gerillanın gözlerindeki ışıltıdan gördüm. Tabii bir iki yazı ile bunları anlatmak zor. Ama yine de dağlarda gerillalarda gördüğümü ve anladığımı anlatmaya devam edeceğim.