Yüzlercesi ile birlikte Cizre’de bodrumlarda katledilen Cizre Halk Meclisi Eşbaşkanı Mehmet Tunç’un bir kardeşi var(dı): Orhan Tunç. O da ağabeyi ile birlikte Cizre katliamında yaşamını yitirdi. Öldürülmesinden haftalar önce, 9 Şubat tarihinde bebeği dünyaya geldi. Abluka ve ateş altındayken Orhan Tunç, doğum yapmış eşi ile telefonda görüştü ve sağlık durumunu sordu. Eşi, Orhan Tunç’a bebeğe ne isim konmasını istediğini sordu. Çok uzun konuşma imkanının olmadığını söyleyen Orhan Tunç, “Eğer buradan çıkabilirsem adını ‘Çiyager’ (Dağcı/Dağlarda gezen), çıkamazsam da ‘Bêkes’ (Kimsesiz) koyun” diye cevap verdi. Orhan Tunç bodrumdan çıkamadı. Oğlunun adını ‘Bêkes’ koydular. Direniş-yıkım alanlarında Kürt halkına devletin dayattığı kader, şu an bir bebeğin adında anlamını buluyor. Bu dayatmayı tersine çevirmenin anahtarı, başta savaştan etkilenmemiş Kürt halkının, aynı zamanda bu siyasetin acımasızlığını gören tüm dünya halklarının omuzlarında.
Salt siyasal anlamda olmasa da, siyasalın kurulduğu toplumsallık anlamında, Kürt siyasallığı devletle kıyaslandığında zayıf karnı tam burasıydı. Yani, kapitalist ilişkiler çerçevesinde bir inşa faaliyeti söz konusu olduğunda aradaki asimetri ya da uçurum. Güncel durum şu: (1) Ulusal ve sınıfsal bilinci yeterince olgunlaşmamış, ciddi bölümü devlete angaje ve örgütsüz burjuvası, (2) temel yaşamsal mülk edinme aşamasını bile henüz tamamlamamış orta sınıfı ve (3) milyonlarca mülksüz yoksulu bulunan bir halk gerçekliği. Peki bu halkın kurumsallaşmış yapıları yok mu? Belediyeleri var. Ama sürekli merkeziyetçi vesayet altındalar ve kaynak sıkıntısıyla boğuşuyorlar. Karşılarında ise çatışma alanlarını Afet Bölgesi ilan edip hiçbir hukuksal karşı mücadeleye dahi alan bırakmayan devlet var. ‘İmkanlar ve olasılılıklar nedir?’ diye sorulacak olursa, ayakları yere basan bir tespit ancak şu olabilir: Kürt Özgürlük Hareketi’nin yıllardır dillendirdiği ve çatışmasızlık sürecinde hayata geçiremediği kolektivizm siyasetinin sistem-karşıtı bir çerçevede örgütlemesi dışında bir çıkışı yok. Yani ‘bireysel-ideolojik tercihler’ üzerinden değil ‘mecburiyetler’ üzerinden kolektivizmi örgütlemek. Çünkü realist bakıldığında, hukuki bir mücadele yöntemine yaslanarak yıkım siyasetinin tamamen önüne geçilemeyecek. Belediyelerin de yeniden inşayı sağlayabilecek kaynakları yok. Ve çatışmaların bitttiği alanlar tamamen abluka altında.
Devletin Dinamik ve Hızlı Planı
Şu an 300 binden fazla Kürt kendi evlerinden ve ilçelerinden uzakta. Savaş-yıkım siyasetinin ilk başta amacı ne diye sorulacak olsa, ‘1990’lı yıllarda zorunlu göçle amaçlanan ne idiyse o’ diye cevap verebilirdik: Kürtleri kendi yaşam alanlarından uzaklaştırmak, toplumsallıklarından haliyle de siyasallıklarından uzaklaştırmak. Yani Kürt coğrafyasından çıkarıp Türkiye’nin metropollerine sürmek. AKP yıkım politikası ilk başta bunu hedefledi. Ama bu plan tutmadı. Sur’dan çıkan 40 bin insanın yüzde 95’i Diyarbakır merkezin diğer ilçelerine göç etti veya Sur’a geri döndü. Cizre’den çıkmak zorunda kalan 50 bin civarındaki insanların yüzde 90’ı Cizre’ye dönmüş durumda. 7500 civarında ev neredeyse tamamen yıkılmış olmasına rağmen.
Bu plan tutmayınca devlet sonraki aşamaya geçti: Yıkımı derinleştirmek yani yıkımı halkın kendi imkanlarıyla yeniden inşa edebileceği düzeyin ötesine taşımak. Bu hatta ısrar etmenin AKP’nin savaş-yıkım politikası bağlamında 3 temel sac ayağı var. (1) Direniş-yıkım alanlarında tarihi, kolektif hafızayı daha da önemlisi siyasal toplumsallığı hançerlemek. (2) Mutlakiyetçi bir güvenlik sistemi kurmak, yani kentlerin içini kalekollarla donatmak, yaşamı tamamen militarize etmek. (3) Kürt coğrafyasındaki rant ve istihdam dağıtma mekanizmaları üzerinden tükenen meşruiyetini yeniden kurmak.
Bu entegre planının gerçekleşip gerçekleşmeyeceğini belirleyecek olan en önemli faktör, elbette yaşanmakta olan çatışmaların nasıl seyredeceği olacak. Ama “ne yapmalı” sorusunun halk için bir cevabı da yok değil. İlk mümkün olan şey, toplumsal muhalefetle devletin planlarını ertelemesini sağlamak yani zaman kazanmaya çalışmak olabilir. Yeniden inşa için her boyutta örgütlenmek adına zamana ihtiyaç var. Sonrasında ciddi anlamda bir halk seferberliği ilan etmek ve bunu koordine etmek dışında çözüm yok. İnşaat için aslında sadece para değil üç temel şey gereklidir: (1) Yoğun miktarda az nitelikli iş gücü (işçiler), (2) daha az miktarda nitelikli iş gücü (uzmanlar) ve (3) gerekli malzemeler ve iş makinaları. Dayanışma kanalları üzerinden finans sağlanması durumunda, geri kalan kısmını koordine edilmesinin imkansız olmadığını Kobanê’nin yeniden inşa süreci gün be gün gösteriyor. Eğer Kürt Özgürlük Hareketi bu sınavı veremezse, devletin tüm bu süreçteki esas amacı olan “kent direnişlerini” yıkımla eşitlendirme siyasetinin başarılı olma ihtimali artık ciddi bir olasılık. Çünkü AKP, ölmeden önce Orhan Tunç’un hissedip adını oğluna koyduğu “Bêkes” olma hissiyatını örgütleme peşinde. Kapitalist sistemin hakikati ve savaş gerçekliği bir yandan Kürt Özgürlük Hareketi’nin ideolojik çerçevesini test ederken diğer yandan insanlık tarihinin birkaç yüz yıllık hakikatini hatırlatıyor: “Gerçek kolektivizm insanların bireysel tercihleri üzerinden değil, mecburiyetler üzerinden kurulur”.