Veysi SARISÖZEN
HDP’li ve DBP’li sözcülerin açıklamaları, Van’da yapılan toplantının olumlu sonuçlar içerdiğini gösteriyor.
Her ne kadar bu iki parti milyonları alanlara toplayarak, onlara “TBMM’de kalalım mı çekilelim mi?” sorusunu sorma beş ya da altı aylık bir kampanya sonucunda eğer kamuoyunda ‘çekilme’ yönünde güçlü bir irade ortaya çıkarsa TBMM’den çekilme” önerisini CHP’ye götürme yönünde bir sinyal vermese de „sokaktan“ söz etti.
Bu önerinin elbette CHP yönetiminde “şimdilik” bir karşılığı yok. Ama CHP tabanında var. Hem de güçlü bir biçimde var.
Bunun önemi nedir?
Bunun önemi, CHP rejime meşruiyet sağlamaya devam ettiği, “çekilmeye” yanaşmadığı durumda, CHP tabanındaki tepkinin, bu tabanla HDP tabanı arasında bir “ittifak” imkanı yaratacak olmasıdır. Bu potansiyelin fiili duruma dönüşmesinde “Kürtçe konuşanların” fazla işlevi olmasa da, HDP’nin sosyalist bileşenlerinin, nicel büyüklükleriyle hiç de orantılı olmayan çok ciddi işlevi olacaktır.
Onlar Türkçe konuşuyorlar ve bu tabanda yüzbinlerce insan birçok mitingte Deniz Gezmiş’in resmini taşımakta, Mahir Çayan’a ve özellikle Alevi, Bektaşi Türkmenler İbrahim Kaypakkaya’ya büyük sempati duymakta.
Bu sosyalistlerin yalnızca “savaş cephesinde” vuruşacak insanlar olarak görülmesi, ya da seçimler açısından “hesaba katılması” gereksiz bir güç sayılması hata olur. Onlar Kürdistan’la Türkiye arasında köprü kurmaya adaydırlar. Bu da, HDP modelinin gerçek anlamda bir “Türkiyelileşme modeli” olduğunu kanıtlar.
“Çekilme önerisi” işte bu büyük işlevi yerine getirmek için önemli bir “taktik” hamledir. Benim görüşüm bu.
Van toplantısından memnuniyet verici haber ise, bu partilerin zaman yitirmeden yerel seçimlerle ilgili harekete geçecek olması. O halde “demokratik belediyecilik” hakkında bir iki söz söylemek istiyorum.
Geçmiş yerel yönetim deneyiminin elbette pek çok olumlu yanı oldu. Ama eleştirilmeyi gerektiren birçok neden de var. Özetle yerel yönetimleri kazanan HDP ve DBP, yerel yönetimleri “halk örgütlenmesinin” merkezi haline getiremedi. Kayyımların gaspı karşısında “zayıf” tepkide bu gerçeği aramak iyi olur.
En basitinden söz edeyim: Yerel yönetimlere seçilecek olan eşbaşkanlar ve diğerleri, görev masrafları dışında neden “asgari ücret” almayı düşünmediler? Neden Sur’da ya da “Nusaybin’in hat boyunda” yaşamak yerine dayalı döşeli pahalı evlerde oturdular?
Eğer ülkede işler normal olsaydı, bu dediklerim “popülizm” olarak eleştirilebilirdi.
Ama işler normal değil. Halk gibi yaşamak “demokratik belediyeciliğin” amentüsüdür.
Düşünün. Yerel yönetimdesiniz. Elinizin altında “zabıta” denilen bir “yarı-kolluk” gücü var. Bu güce, “ücret almadan, karın tokluğuna” çalışacak binlerce genci katmak neden akla gelmedi?
Neden belediye işlerini “ihaleye” çıkartıp, “taşeronlara” bıraktık? Gerillaya katılmasa da on binlerce işsiz genci, özel barınaklarda, “bir lokma bir hırka” ilkesiyle bir “emek ordusuna” dönüştürmek zor muydu? Bu “emek ordusu” yol, kanal, bahçe işlerinde çalışmakla yetinmeyip, bir “imece” kampanyasıyla köylünün tarlasında ücret almadan ürünleri toplasaydı, evini inşa edenin temelini atıp, duvarını örseydi, eski evleri restore etse, boyasaydı, bu “emek ordusuna” katılan genç doktorlar, hemşireler hastalara ücretsiz baksaydı, öğretmenler Kürt çocuklarını sınavlara hazırlasaydı…
Kadınlar “üç beş alternatif işletme”de oyalanmak yerine, çalışan kadınların çocukları için açılacak kreşlerde ücretsiz çalışsaydı. Belediye fırınlarında “ücret maliyeti” olmadığı için buralarda çalışan gençler, halka “yarı fiyatına” ekmek sağlasaydı.
Aklıma şu da geliyor: Türkiye’de AFAD var, başkaları var. Deprem bölgesi olan, sellere boğulan Kürdistan’da on binlerce genç yerel yönetimlere bağlı “arama ve kurtarma” ekipleri halinde örgütlenseydi, bunlar “askerlik yapacaklarına” bu ekiplerde çalışsaydı, dağlara çıksaydı, ormanlara gitseydi, barajları kontrol etseydi, üzerlerinde üniforma, omuzlarında kazma kürek, bellerinde halat, günde dört kere “eğitim” amaçlı yürüyüşlerle, marşlar söyleyerek şehirlerin bir ucundan diğerine yürüyüp halkı selamlasaydı, nasıl olurdu?
Ve şu itirazı duyar gibiyim: Devlet buna izin vermezdi.
İyi de siz “devletin izin verdiğini” yapacaksanız, aman hiç yapmayın, daha hayırlı olur.
Yazı bu kadar. Bitirince rahmetli babamı hatırladım:
Babam bana çocukken “kibrit bombası projem” yüzünden “Hayali Küçük Ali” derdi.
Sanırım eski “belediyeciler” de bu yazıyı okuduktan sonra babam gibi beni “hayalci” diyerek alaya alıyor olabilirler.
Olsun. Hayal kurmak, “Türkiye gerçeğine mahkum olmaktan” iyidir.
Unutmayın: Çocukluğunu ihtiyarlığa teslim etmeyene devrimci denir. Çocukluğunu ihtiyarlığa teslim etmek ve demokratik belediyecilik hakkında
Veysi SARISÖZEN
HDP’li ve DBP’li sözcülerin açıklamaları, Van’da yapılan toplantının olumlu sonuçlar içerdiğini gösteriyor.
Her ne kadar bu iki parti milyonları alanlara toplayarak, onlara “TBMM’de kalalım mı çekilelim mi?” sorusunu sorma beş ya da altı aylık bir kampanya sonucunda eğer kamuoyunda ‘çekilme’ yönünde güçlü bir irade ortaya çıkarsa TBMM’den çekilme” önerisini CHP’ye götürme yönünde bir sinyal vermese de „sokaktan“ söz etti.
Bu önerinin elbette CHP yönetiminde “şimdilik” bir karşılığı yok. Ama CHP tabanında var. Hem de güçlü bir biçimde var.
Bunun önemi nedir?
Bunun önemi, CHP rejime meşruiyet sağlamaya devam ettiği, “çekilmeye” yanaşmadığı durumda, CHP tabanındaki tepkinin, bu tabanla HDP tabanı arasında bir “ittifak” imkanı yaratacak olmasıdır. Bu potansiyelin fiili duruma dönüşmesinde “Kürtçe konuşanların” fazla işlevi olmasa da, HDP’nin sosyalist bileşenlerinin, nicel büyüklükleriyle hiç de orantılı olmayan çok ciddi işlevi olacaktır.
Onlar Türkçe konuşuyorlar ve bu tabanda yüzbinlerce insan birçok mitingte Deniz Gezmiş’in resmini taşımakta, Mahir Çayan’a ve özellikle Alevi, Bektaşi Türkmenler İbrahim Kaypakkaya’ya büyük sempati duymakta.
Bu sosyalistlerin yalnızca “savaş cephesinde” vuruşacak insanlar olarak görülmesi, ya da seçimler açısından “hesaba katılması” gereksiz bir güç sayılması hata olur. Onlar Kürdistan’la Türkiye arasında köprü kurmaya adaydırlar. Bu da, HDP modelinin gerçek anlamda bir “Türkiyelileşme modeli” olduğunu kanıtlar.
“Çekilme önerisi” işte bu büyük işlevi yerine getirmek için önemli bir “taktik” hamledir. Benim görüşüm bu.
Van toplantısından memnuniyet verici haber ise, bu partilerin zaman yitirmeden yerel seçimlerle ilgili harekete geçecek olması. O halde “demokratik belediyecilik” hakkında bir iki söz söylemek istiyorum.
Geçmiş yerel yönetim deneyiminin elbette pek çok olumlu yanı oldu. Ama eleştirilmeyi gerektiren birçok neden de var. Özetle yerel yönetimleri kazanan HDP ve DBP, yerel yönetimleri “halk örgütlenmesinin” merkezi haline getiremedi. Kayyımların gaspı karşısında “zayıf” tepkide bu gerçeği aramak iyi olur.
En basitinden söz edeyim: Yerel yönetimlere seçilecek olan eşbaşkanlar ve diğerleri, görev masrafları dışında neden “asgari ücret” almayı düşünmediler? Neden Sur’da ya da “Nusaybin’in hat boyunda” yaşamak yerine dayalı döşeli pahalı evlerde oturdular?
Eğer ülkede işler normal olsaydı, bu dediklerim “popülizm” olarak eleştirilebilirdi.
Ama işler normal değil. Halk gibi yaşamak “demokratik belediyeciliğin” amentüsüdür.
Düşünün. Yerel yönetimdesiniz. Elinizin altında “zabıta” denilen bir “yarı-kolluk” gücü var. Bu güce, “ücret almadan, karın tokluğuna” çalışacak binlerce genci katmak neden akla gelmedi?
Neden belediye işlerini “ihaleye” çıkartıp, “taşeronlara” bıraktık? Gerillaya katılmasa da on binlerce işsiz genci, özel barınaklarda, “bir lokma bir hırka” ilkesiyle bir “emek ordusuna” dönüştürmek zor muydu? Bu “emek ordusu” yol, kanal, bahçe işlerinde çalışmakla yetinmeyip, bir “imece” kampanyasıyla köylünün tarlasında ücret almadan ürünleri toplasaydı, evini inşa edenin temelini atıp, duvarını örseydi, eski evleri restore etse, boyasaydı, bu “emek ordusuna” katılan genç doktorlar, hemşireler hastalara ücretsiz baksaydı, öğretmenler Kürt çocuklarını sınavlara hazırlasaydı…
Kadınlar “üç beş alternatif işletme”de oyalanmak yerine, çalışan kadınların çocukları için açılacak kreşlerde ücretsiz çalışsaydı. Belediye fırınlarında “ücret maliyeti” olmadığı için buralarda çalışan gençler, halka “yarı fiyatına” ekmek sağlasaydı.
Aklıma şu da geliyor: Türkiye’de AFAD var, başkaları var. Deprem bölgesi olan, sellere boğulan Kürdistan’da on binlerce genç yerel yönetimlere bağlı “arama ve kurtarma” ekipleri halinde örgütlenseydi, bunlar “askerlik yapacaklarına” bu ekiplerde çalışsaydı, dağlara çıksaydı, ormanlara gitseydi, barajları kontrol etseydi, üzerlerinde üniforma, omuzlarında kazma kürek, bellerinde halat, günde dört kere “eğitim” amaçlı yürüyüşlerle, marşlar söyleyerek şehirlerin bir ucundan diğerine yürüyüp halkı selamlasaydı, nasıl olurdu?
Ve şu itirazı duyar gibiyim: Devlet buna izin vermezdi.
İyi de siz “devletin izin verdiğini” yapacaksanız, aman hiç yapmayın, daha hayırlı olur.
Yazı bu kadar. Bitirince rahmetli babamı hatırladım:
Babam bana çocukken “kibrit bombası projem” yüzünden “Hayali Küçük Ali” derdi.
Sanırım eski “belediyeciler” de bu yazıyı okuduktan sonra babam gibi beni “hayalci” diyerek alaya alıyor olabilirler.
Olsun. Hayal kurmak, “Türkiye gerçeğine mahkum olmaktan” iyidir.
Unutmayın: Çocukluğunu ihtiyarlığa teslim etmeyene devrimci denir.