
Yıl 2005; üniversitenin sıralarında oturmuş ilim, irfan öğrenmeye çalışıyorum. Bölümüm okul öncesi eğitim öğretmenliği. Bir toplum için nasıl birey yetiştirilir. Bu birey hem kendisi hem toplum için nasıl faydalı olur gibi tartışmalar yürütüyoruz. Herkes ayrı bir telden yorum yapıyor. Sonra sıra anadil eğitimine geliyor. Ben de malumunuz, anadil eğitiminin gerekliliğini dilim döndüğünce anlatmaya çalışıyorum. Ama illallahlık sistemin yarattığı illallahlık bir gençlik karşımda ve değil kendini anlatmak, konuşmak bile zorlaşıyor. Ama inat ya, ben konuşuyorum. Derdimi anlatmaya, yaşamı paylaşmaya çalışıyorum. Onlar ise bölünme fobisinden dolayı yaşamı, düşünceyi bile paylaşamıyor, anlamsız bir çığırtkanlıkla kendi düşüncelerini dayatmaya çalışıyorlar.
Tesadüf mü bilmiyorum ama o süreçte okuduğum bir görüşme notunda Kürt Halk Önderi’nin şöyle bir cümlesi geçiyordu; “Kürt halkı olarak en değerli varlığımız çocuklardır. Fakat onlara kendi dillerinde eğitim verebileceğimiz bir anaokulumuz bile yok.”
O an başımı avuçlarımın arasına alıp derin derin düşünmeye başladım. Ben ne yapıyorum?
Ben hangi topluma, hangi yöntemle, hangi ideolojinin ahlak ve kültürünü öğretiyorum?
Aslında kendini kandıran bireylerden birisi de bendim. Okuyacak, büyük insan olacak, büyük insanlar yaratacaktım. Kimin için? Büyük sistem için ve bunu Kürdistan’da yapacaktım. Hani yurtseverim ya. Kürdistan çocuklarına da faydalı olacaktım. Kendisini kandıran yüzlerce yurtsever Kürt genci gibi ben de kendimi kandırıyordum. Ama okuduğum o görüşme notu, belki de yaşamımda aldığım en büyük derslerden birisiydi. Ben kimilerine göre idealist birisiydim, ama kimin ideasını taşıyordum ve geleceğe kimin idealarını taşıyacaktım?
Belki kimilerine abartı gibi gelebilir ama o an bana yaptığım şey bir katliam hazırlığı gibi geldi. Hani Uğur’u katletmişlerdi ya sokak ortasında; ben de, o katillerin dilini, zihniyetini, idealarını alacak, Kürdistan çocuklarına empoze edecektim. Uğur gibi binlerce çocuğu katledecektim. İçimden geçirdiğim bu düşünce beni birden bire ürpertti.
Çok değil bir hafta sonra aynı derse girdiğimde bu sefer Milli Eğitim Bakanlığı’nın okul öncesi eğitime ilişkin yenilediği müfredat okundu. Yine ilginç bir tesadüftü ki, okuduğum o görüşme notundan sonra müfredatta da değişiklik olmuştu. Demek ki onlar da okumuştu o görüşme notunu. Anadil etkinlikleri diye bilinen bölüm Türkçe dil etkinlikleri olarak değiştirilmişti. Onlar benden daha hızlı davranmış, ideolojik tedbirlerini almıştı. Devlet herhangi bir sızmaya mahal vermezdi tabii. Öyleyse bana düşen o sistemi ve ideolojisini reddetmekti. Seni kabul etmiyorum demekti. Ben de onu yaptım.
Şimdi bunları niye mi anlatıyorum. Çünkü günlerce, televizyon ekranlarında M.E.B’nın yaptığı şûra tartışmalarına tanık olduk. Tam bir katliam fermanı, anlayana tabii. Bazıları alınan kararlar için ''AKP yine saman altından su yürüttü'' diyor ama bence hiç öyle değil. Tam tersine davulla, zurnayla bugünleri ilan etti. Daha da beter olacak günleri de ilan etmeye devam ediyor. Yani eskisi gibi çaktırmadan değil herkesin gözüne sokarcasına, kararlar alıyor, yasa haline getiriyor ve uyguluyor. Uyuşmuş olan toplumda ise küçük bir refleks yok. Kuzey Kürdistan zaten hep refleks halinde. Sözüm Türkiye’nin batısına. Hani önceden ortak düşmanınız biz Kürtlerdik. Hükümeti onaylamasanız da bize karşı onu da destekliyor, hiç ses çıkarmıyordunuz. Peki ya şimdi? Şimdi neden hiçbir tepki yok? Altı yaşındaki kız çocuklarına kara çarşaf giydirildiğinde, pembe otobüslere binmek zorunda kaldığında, kadınlar erkek arkadaşları ile konuştuğu için recmedildiğinde tepki oluşacaksa hiç oluşmasın daha iyi. Çünkü o zaman iş işten geçmiş olacak.
Artık Türkiye toplumunun bölünme fobisini bir yana bırakıp iyi, doğru, güzel ve ahlaki olanı bölüşmeye ihtiyacı var. Biz Türkiye halklarının her birinin çok güzel şeylere sahip olduğunu biliyoruz. Bunları bölmek değil, bölüşmek istiyoruz. Bu yüzden gelin bu faşist, tekçi, kafatasçı, kara çarşaflı zihniyeti hep birlikte reddedelim. Daha özgür, ahlaki bir toplumu ve demokratik bir ulusu yaratalım. Çok geç olmadan…