Elleri kelepçeli Eren’i ite kaka ringe sürüklediler. Öfkeli ve kaba davranmalarına alışkındı, tepki vermedi. Parmaklarıyla yokladı, kırık burnu iyileşmeye yüz tutmuştu. Genzinde eksik olmayan kan kokusu midesinin kalkmasına yetiyordu. Ağzına dolan balgamı tükürecek yer aradı, bulamadı. Yutkunamadı da. Yanındaki kağıt mendil ne güne duruyordu; onu kullandı. Çöp de yoktu, iğrenerek oturaklardan birinin altına bıraktı. Otururken o bildik sızıyı duydu. Günlerce yediği dayaklardan en çok kuyruk sokumu nasiplenmişti. Tevekkeli değil, olanların sorumlusu olarak orasını görüyorlardı herhalde. Askerlerden birinin sesiyle irkildi:
„Ulan homo, mahkemede de aynı teraneyi tutturursan elimdesin yine, ona göre!“
Sırıtmakla yetindi. „Elimdesin“ sözüyle neyi ifade ettiğini iyi biliyordu. Günlerce sürecek olan bir neviden işkence... Kalbi küt küt attı. „İnsanoğlu ne tuhaf bir yaratık“, diye geçirdi içinden „her şeye alışıyor da şu korku illetine nedense alışamıyor bir türlü!“
Hücresinde geçirdiği bitip tükenmek bilmez aylar boyunca aklını nasıl yemediğine şaştı. Her biri dağ kadar ağır, zorlu ve bir o kadar sıkıcı günler. İki kelimeyi paylaşacağı birilerinin yokluğu. Cinsel kimliğinden dolayı oldum olası yalnızdı zaten. Yalnızlığa alışkındı da, ama o küflü, loş hücre yok mu; çıldırmamak elden değildi, konuşacak birilerini özlüyordu insan. Şiddet ve korku iki amansız kardeş gibi her anına çöreklenip dururken, Pervin’le geçirdiği ortak anılarla avunmaktan başka ne yapabilirdi ki?
Üniversite kantininde tanışmıştı onunla. Hemcinslerinin sataşmalarına karşı koyamazken çat kapı o çıkıp paylamıştı onları. Bir kadının sakınmasızca ve üstelik tanımadığı biri için kavganın içine dalışına şahit olması afallamasına yetmişti. „Güzel ve kalıcı dostluklar da zaten böylesi tesadüflerle başlamaz mı?“ dedi tebessümle.
Daldığı düşünceden arabanın sarsıntısı çekip aldı onu. Mazgaldan kendisine dikilen saldırgan ve şehvetli bir çift göz... „Hııh!“ dedi tiksintiyle, „bana homo diye hakaret eden o değilmiş gibi, aşağıladığına şimdi ağzının suyu akarak imreniyor. Başkalarına hoş görünmek için acımasız ve tehditkar, güdüleri devreye girdiğinde ikiyüzlü ve itaatkar!“ Aynı riyakarlık, ablasının kocasında da vardı. Evde gay olduğu anlaşıldığında hakaretler yağdıranlardan biri de oydu. Ortalık sakinleştiğinde birlikte olmak için dökmediği dil kalmamıştı. Deneyimlerinden biliyordu ki, bu tür ilişkilere bağnazca karşı çıkanların birçoğu fırsatını bulduğunda içinde birikeni kusarcasına şehvetin çekiciliğine kulaç atıyordu. Ne demişti biri; „Fırsatını yakaladın mı, yamulacan, asla affetmeyecen!“ „Evet!“ dedi düşünceyle, „güpegündüz tükürdüğünü geceleyin kuytuda yalamak için bir fırsat!“
Yakasını koy vermeyen uğursuz o rüya sahnesi tekrar dikildi gözlerinin önüne: Gecedir. Ay pusun içinde bir görünüp bir kaybolur. Arabada takım elbiseli ve fötr şapkalı biri, şoförüne mezarına sürmesini buyurur. Elinde bir asa. Ucu demirden ve sivri. Önünde kalın bir örtü. İçinde çırılçıplak bir çocuk. Dört, beş yaşlarında. Araba durur ve şoför çocuğu kazılı bulunan küçücük bir mezara taşır ve gider. Adam, asasıyla çıkagelir. Çocuk ciyaklamaktadır. Asayla örtüyü aralar ve çocuğun anüsüne habire dürter. O dürttükçe Eren, canının yandığını hisseder. Bağırmak ister, yapamaz. Boğazı düğümlenmiştir sanki. Her yanı zifiri bir sis sarar. Bir karabasan üzerine kapaklanır. Ağır mı ağır. Nefessiz bırakır onu. Son bir gayretle, „Anne yardım et!“ diye seslenmek ister, olmaz. Kanı donar adeta. Yavaş yavaş karanlığa gömülür...
Birden ani bir fren. Derken bir çarpışma sesi. Oturduğu yerden arabanın önüne doğru savruldu Eren. Ter içindeydi, yeniyle sildi. O arada askerler indi aşağı. Subay öndeki arabanın şoförüne çıkıştı. Diğeri boynu bükük ve sessizce karşıladı onu. Sonunda tekrar yola devam...
Dışarıyı izlemek için ayağa kalktı. İki büklüm, küçücük pencereden seyre daldı. Alabildiğine uzanan yol içindeki kasveti dağıttı. Üstüne üstüne gelen korku duvarlarının yerinde yeller esiyordu şimdi. Bir müddet hızla kayıp giden arabalara takıldı gözü. Midesi bulandı, kusmamak için yerine çöktü. Sırma saçlı, her daim zülüfleri yanağında şu kara kız düştü aklına yeniden. Yoksuldu, yurttan atıldığında kirada kaldığı evi paylaşması için bin dereden su getirerek yüreklendirmiş onu. Utangaçça „ayıp kaçar“ demişti Pervin. „Senin için bir kız kadar tehlikesizim“ diye diğeri muzipçe karşılamıştı sözünü. Aynı evde geçirdikleri dört yılı aşkın zaman... „Canım benim“ dedi geçmişi yad ederken, „yüksek lisansı kazanmak için nasıl da canla başla çalışırdın. Anlaşılan sıradan bir sosyolog olmak yetmemişti sana. Aman Allahım, ya o geneleve gideceğini söylediğin zaman! Şaşkınlıktan dilim tutulmuştu. Anlaşıldı ki, yüksek lisans tez konun genelev kadınlarına ilişkindi. Gidip yaşamlarını yerinde tetkik edecektin. ‘Haşa Sümme haşa!’ demiştim tepkiyle...“ uzun zaman ironisini yapmıştı Pervin’e. „Kız, basiretin mi bağlandı nedir? Alimallah başına gelmedik kalmazdı.“ Filmlerin benzer sahnelerinden, Nuri Alço’dan, mamalardan örnekler verir, kıkırdayarak takılırdı ona. Başlarda ikisi de dalgasını geçerdi bu mevzuyla, fakat araya ziyaret günü gelip çattığında kara kızın tedirginliği had safhaya varmıştı. „Vazgeç!“ demişti ona. Ancak dediğim dedikti ve bildiğinden şaşmamıştı o. „Her birinin geçmişinde ne trajediler saklıdır şimdi!“ diye ciddiyetle sürdürmüş, sonra da esprili ama uçarı bir tavırla, „unutma, dört yıldır sana da katlanıyorum“ demişti. Bir bit yeniği vardı feleğin sillesini yemiş bu kadınlara dönük merakta. Kafasında soru işaretleri... Pervin’i sık boğaz etmeden günlerce yanıtı kollamıştı. En son hülyalı bir anında üzerine vararak, o kadınlarla ne gibi bir özdeşlik kurduğunu açıklamasını istemişti. O, sıkıntılı anlarında devamlı yaptığı gibi zülüfünü parmağına dolayıp, zar zor anlatmıştı:
„Babam siyasi nedenlerle cezaevindeydi. Bütün çocukluğum özlem içinde geçti. Küçücük bir camın arkasındaydı, sarılıp hasret bile gideremiyordum. Sakin, yumuşak sesinden başka ona ait çoğu şey bana yabancıydı. Annem, dedemin emekli maaşına katkı olsun diye eteklikler diker ve satardı. Bir gün elbise dikerken gözyaşları içinde buldum onu. Anlatmadı önce. Kollarımı sevgiyle boynuna dolayıp, direttim. Babamın açlık grevi sırasında öldüğü sözcükleri döküldü ağzından. Can evimden vurulmuştum. Boğucu bir öksürük nöbetine tutuldum. Annem, su ve kolonyayla yardımıma koştu. Nasıl bir şeydi bilemezdim ama ölmek istiyordum. Çalınan hayallerime yaşamım da eklenmişti. Her şey bir yana ona bir kez olsun sarılıp, kokusunu duyamamak kahrediciydi. Eskiden özlemini, şimdi yokluğunu biriktiriyorum kalbimde. Çaresizliğe mahkum bu kadınların da benzer trajediler yaşamadığını, kim söyleyebilir ki?“ Mahzundu bakışları. Ardından burnunu çekip banyoya kapanmıştı.
Ring arabası askeri mahkeme binasının önündeydi, sağa sola hareketlerle park edecek uygun yer arıyordu. Kapıda biriken insan kalabalığından „tanıdık var mı?“ diye dışarıyı süzdü, bulamadı. Bir düş kırıklığı daha... Hafif hafif kafasını kapı demirine vurdu: „Gelmediler! Hiç gelmeyecekler!“ dedi soluğu kesilircesine. Yumruğuyla kapıyı dövdü, nafile! Boşuna dememişti babası; „Siyaset ve şu hakkında ayyuka çıkan dedikodular! Bunlardan hangisine bulaşırsan seni evlatlıktan men ederim, bilesin!“ Dedikodulardan kasıt ‘gay’ olmasıydı. Ağzına dahi alamamıştı bu kelimeyi. Halbuki Eren, „yasak çiğnenmek içindir!“ dercesine ikisini de yapıyordu şimdi. „Trajik hallerimize yakıştırdığımız şu komediye bak hele!“ dedi bezgince. Sessizliğinin altında deli bir fırtına ha kalktı ha kalkacak! Kendini tenkit için durmaksızın yinelediği aynı kelime: „Sakin ol, sakin ol, sakin ol!“
Ufacık bir hücreye götürdüler. Birinde o, diğerinde hıncahınç dolu diğer tutuklular. Yalıtılmış olmak bir kaderdi onun için. Epey zaman bekledi. Rüzgara kanat açan yaprak misali tekrar düşüncelerin akışına kaptırdı kendini. Pervin’in dolgun, çilli yüzüne ne de hoş yakışıyordu o delici bakışlar. Bazen çaktırmadan gidip uyurken izlerdi. Aşıktı ona ama nasıl bir aşk olduğunu kestiremiyordu. Fiziki olmaktan çok manevi bir isteki bu. „Bir melek olsa olsa bu kadar masum ve duru bir güzelliğe sahip olabilir!“ diye düşünürdü. Bir gün onu kabul görürken yakalamıştı. Sırılsıklamdı ve huzursuzca debeleniyordu. Ağzında ne olduğu anlaşılmayan bir takım sözler. Acı çektiği belliydi. Dayanamamış, uyandırmıştı. Pervin önce es geçmek istemiş, Eren’in ısrarlarından kurtulamayacağını anlayınca da, bir travma geçiriyorcasına sarsılarak anlatmıştı.
„Annem ve kızkardeşimle birlikte beyaz, devasa bir bez dikiyoruz. ‘Niçin?“ diye soruyorum. ‘Kefen’ diyor annem. Çok üzgündür. ‘Dikkat edin, bir yerinizi dikmeyin“ diye uyarıyor bizi. Sonra bir de bakıyorum ki, annem ağzını dikmiş. Şaşkınım, bir parçam kopmuş gibi haykırıyorum. Annemin yüzü ellerimin arasında. ‘Ağzını neden diktin?“ diye yineleyip duruyorum. Sürekli gözyaşı döküyor. Eğilip baktığımda bir de ne göreyim: Kefen kan içinde kalmış. O gözyaşı döktükçe kan lekesi büyüyor. İrkilerek geri çekiyorum ama olmuyor. Ayaklarım kefenle birlikte kardeşiminkilere dikilmiş. Beni kaldırdığında kan lekesi bizi yutarcasına genişlemeye devam ediyordu.“ Elleriyle terli saçlarını arkaya iterek, kederle ve yardım umarcasına ona bakmıştı. Birbiri ardı sıra yanaklarından aşağı boşalan yaşlar arasında Eren, sarılıp onu teskin etmişti.
O güne dek yaptığı en iyi şeylerden birinin Pervin’le tanışmak olduğuna kanaat getirdi. Biri kadın, diğeri gay; biri Kürt, diğeri Çerkez’di. Daha katmerli ezildikleri duygusu onları birbirine yakınlaştırmıştı. „En alttakilerin eşitliğidir bu“ diye takılırdı ona. Bir gün „kadınlığı özlüyorum“ demişti Pervin. Tuhaf kaçmıştı. Diğeri çok normal bir şeyden bahsediyormuşçasına „unuttuysan nasıl olduğunu, özlersin“ diyerek kestirip atmıştı. Kadınların kadınlığı unutabileceğine ilk kez tanık olmuştu.
Ardı sıra geçen günlerde Pervin’in kabına sığmayan, deli dolu halleri kâh şaşkın kâh durgun, kâh heyecanlı, kâh mızmız... Bazen neşeli ve sevecen, bazen somurtkan... Hayretle ondaki değişikliği gözlemişti Eren. En önemlisi de her zamankinden daha itinalı davranıyor, cömertlik ve nezaketi eksik etmeden onunla vakit geçiriyordu. Derken ağzındaki baklayı çıkarmış, „dağlara gidiyorum“ demişti kararlılıkla, „medeniyetin unuttuğu insanlığı bulmak için!“ İkiye bölündüğü duygusuyla çarpılmıştı. Yarısı onu terkedip yetim mi koyacaktı. „Şiddet çözüm değil“ diye kararından caydırmaya çalışmıştı boşuna bir çabayla. Sevdiği birini yitirmenin ne demek olduğunu o zaman anlamıştı. Son gün Pervin keyifli keyifli yakasına bir menekşe iliştirmiş ve „do, ut dog“ [1] diye eklemişti. O, incelikli bir jestle, „hermafroditos [2] gibi de hissetsem kendimi, şu güzel kıza bir öpücük vermekten kimse beni alıkoyamaz“ deyip, yanağına bir buse kondurmuştu. Anımsadıkları duygulanmasına yetmişti. Sıkıntıyla iç çekti. „Ah!“ dedi, „deli kız, şimdi nerelerdesin?“ Hayalinde ona ait birçok şey canlı iken, kokusu silinip gitmişti. Unutkanlığın siluetlerden önce kişiye ait kokunun yitirilişiyle başladığını hatırladı. „Kötü, çok kötü“ dedi yüksek sesle.
Sıra ona gelmişti. İki asker sıkı sıkı koluna girdi. „Merak etmeyin, kaçacak değilim.“ İtirazlarına aldırış etmediler. Hızla merdivenleri tırmandılar. „Cesaretini topla, korkma, ne olur korkma“ diye içinden yineleyip durdu.
Askeri hakim, halkı askerlik hizmetinden soğutacak etkinlikte teşvik veya telkinde bulunduğundan ve basın yoluyla propaganda yaptığından 5237 S.K. Madde 318’den hakkında dava açıldığını açıkladı.
„Ben bir suç işlemedim“ diye cevap verdi.
„Ona biz karar veririz“ dedi hakim.
„Hayatım boyunca hiç suç işlemedim“ diye yineledi.
„Askerliğe gitmeyi reddediyormuşsun?“
Biraz tutuk ve sıkıntılıydı. Gözler üzerindeydi. Baskılanmış hissediyordu. Derin derin nefes aldı. Cesaretini topladı ve hakimin gözlerinin içine bakarak;
„Vicdani ret hakkımı kullandım sadece.“
Her gün onlarca davaya bakan hakim için bile bu durum sıradanlığını yitirmişti. Durup dururken birinin çıkıp da askerliğe gitmeme cüretini göstermesi ve üstelik bunu yasal olmayan bir hakkın, vicdani ret hakkının kullanımına bağlaması yenilir, yutulur cinsten değildi. İlgiyle „yasal olarak böyle bir hakkın yok, bilmiyor musun?“ dedi.
Heyecanlıydı, kendine hakim olma çabasıyla kesik kesik devam etti Eren:
„Hiçbir yasa insani değerler ve temel hakların üzerinde olamaz!“
„Boş boş konuşma!“ dedi hakim. „Böyle bir yasal hakkın yok ve bu şekilde davranmakla suç işliyorsun.“
„Hayır, kardeşin kardeşi öldürdüğü bu şiddetin ortağı olmak istemediğimden bu hakkı kullanıyorum. Barış ve kardeşlik için! Şiddetin, yaşamımıza daha büyük acılar taşıması dışında bir faydası yok.“
Kızgınlıkla sözünü kesti hakim: „Deminden beri ağzından geveleyip durduğun nedir? Nereye varmak istiyorsun?
„Ben yaşanan ölümlerin bitmesini istiyorum. Ölüm üzerinden artık birileri çıkar ve iktidar sağlamasın. Yaşamımızın her anına, rüyalarımıza, hayallerimize sükun eden şiddetin son bulmasını, her gün aşina olduğumuz beyaz kefenlere sarılı bedenlerin vicdani yükü altındaki ezik kaderimizin nihayete ermesini istiyorum. Bu ülke artık ölümle anılmasın istiyorum.“ Bu kadarı bile hakimi tedirgin etmeye yetti. Mahkeme salonunda üzerinde şöyle bir göz gezdirdi. Askerler, birkaç gözlemci subay, tutuklu ve temsil heyeti dışında başka kimseler yoktu. Yine de sanki Pandora’nın Kutusu açılacak ve kötülükler orta yere saçılacakmışçasına ürküntüyle karşıladı söylenenleri. Konuşmanın seyrini değiştirmek amacıyla, „Bak“ dedi hakim sesini yumuşatarak „zaten senin durumundakilerin askere gitmesine gerek kalmayacağı gibi, ceza alıp içerde de yatmazsın.“
„Gay olduğuma dair rapor almamı istiyorsunuz yani?“ dedi itiraz eden bir tonda.
„Eh, zaten öyle birisin. Rapor yalnız bu yönlü karara yasal gerekçe teşkil edecek.“
„Cinsel tercih bir sakatlık, bir eksiklik, bir hastalık değil ki! Kaldı ki ben vicdani ret hakkımı hastalıklı, işe yaramaz biri olarak lanse edileyim diye değil; şiddete karşı olduğumdan dolayı kullanıyorum.“
„Anlaşılan yıllarca cezaevinde kalmak istiyorsun sen?“
Cevap vermedi Eren. Alev alevdi bakışları ve geri adım atmayacağını anlatmak için kafi derecede okunaklıydı.
Umarsızca onu süzdü hakim. Kısa bir aradan sonra belgelerin tamamlanması amacıyla üç ay sonraya erteledi celseyi. Gerisini işitmedi, yılgın bir şekilde sandalyeye çöktü. Tekrar o küflü mezara mı dönecekti? Yılgınlık bir kurşun kadar ağırdı omuzlarında. Keder ve hayalkırıklığı içinde „Ah!“ dedi. „Pervin, sen dağların kuytuluğunda, ben ikametgah seçtiğim karanlık bir mabette herkesten, her şeyden habersiz yitip gideceğiz. Söyle allah aşkına, ne olacak bize?“
Kolundan tutup, hırsla ringe sürüklediler onu.
[1] Du, ut dog: Eski Roma’da sözleşmelerde uygulanan hukuk formülü. Anlamı; „sen de bana bir şey veresin diye sana veriyorum (onu)“.
[2] Hermafroditos: Yarı erkek, yarı kadın.
*Adıyaman cezaevinde tutsak
CÖMERT BOZKURT *: RET