Hannah Arendt’in de belirttiği gibi, güç olarak görülmesi gereken sadece ‘geleceğin dalgaları’ değil, aynı zamanda geçmiştir. Geçmiş insanın omuzlarına çöken ve geleceğe doğru ilerlemekte olan yaşayan insanların, ölü ağırlığını sırtlarından atabilecekleri, hatta atmaları gereken bir yük biçiminde algılanamaz. Geçmiş asla ölü değildir, hatta geçmiş bile değildir.1 Üstelik geriye, başlangıç noktasına kadar uzanan bu geçmiş insanı geriye çekmez, ileriye iter ve beklenenin aksine bizi geriye, geçmişe doğru süren, gelecektir.2 Geçmiş şimdidir. Bu anlamda tarih canlıdır ve gelecek üzerinde sanıldığından çok daha fazla belirleyici rol oynar.
Önder Abdullah Öcalan’ın geçmiş ya da tarih konusundaki belirlemeleri de oldukça çarpıcıdır: Ona göre anlamlı bir tarihten bahsedebilmek için kilit sorun, tarihin akış gücünün o akış anında nasıl gerçekleştiğini bilmektir. O anda hangi zihin ve irade etkili oluyorsa o anlamı ve iradeyi yakalamak, gerçek tarihi yapmak veya yorumlamak demektir. Tarihsel akış denilince anlaşılması gereken şey, silahın tetiğinin sahibinin eli tarafından sürekli çalıştırılma sıdır. Tarihin sürekli çalışan bir silah olduğunu unutmamak gerekir. Tarih, tetiğinde el, sürekli çalışan mermi dolu bir silahtır.3 Kürdistan ve Kürt halkı söz konusu olduğunda bu anlam ve irade özgür bir ülke ve demokratik bir toplum yaratma iradesi ve kararlılığıdır. NATO’nun ikinci büyük ordusuna karşı kırkıncı yılını geride bırakmaya hazırlanan bu mücadeleyi yenilmez kılan şey içerdiği zengin anlam ve yönetiminin irade gücüdür.
Ne yazık ki Kürdistan’da bugün hala inkar ve imhaya dayalı sömürgeci egemenliğe karşı bir şeyler yapmak için koşulların olgun hale geleceği eşref saatini bekleyenler var. Bunlara bakılırsa, tam 69 gündür zindanlarda birkaç can alıcı talep için açlık grevi yapan yüzlerce tutsak yanlış yoldadır. Kendilerince bunun nedeni ya da gerekçesi basittir: Çünkü ileri sürdükleri taleplerin gerçekleşmesine imkan sunacak koşullar bulunmuyor. Bu yüzden söz konusu girişimleri tehlikeli bir maceraya atılmaktan öte bir anlam taşımıyor. Bu adamların dillendirdikleri elverişli koşullarla neyi kastettiklerini anlamak o kadar zor değil. Yeter ki sabredilsin, firavun nasılsa hep firavunluk yapmayacak, elbet bir gün insafa gelecek ve taleplerimize olumlu yanıt verecek. Başbakan Erdoğan’ın Kürt sorununda çözümün anahtarını elinde tuttuğu iddiası da bunu ifade ediyor. Bu anlam ve irade fukaralarının tarihin dilinden anladıkları şey işte bu oluyor. Sakın ha, efendiyi kızdıracak bir davranışta bulunmayın, yoksa hiçbir zaman taleplerinize olumlu bir karşılık bulamayacak ve amaçlarınıza ulaşamayacaksınız.
Biz daldaki armut misali olgunlaşacağına inandıkları maddi ortamdan gözlerini ayırmayan bu fukara takımını kırk yıldır gayet iyi tanıyoruz. Sabır taşı bile çatladı, adamlar bayağı yaşlandılar, bir ayakları çukurda denilecek kadar biyolojik ölüme yaklaştılar. Ancak dışarda ve içerde pinekleyerek bekledikleri o eşref saati bir türlü gelmedi. Sadece yol gözlemekle yetinseler neyse deyip geçeceğiz. Ama onlar sömürgeciliğe karşı direniş mücadelesi biraz kızıştığında otomatik fren gibi hemen harekete geçiyor ve direnişi sabote etmeye çalışıyorlar. Direniş devam edince direnişçilere lanet okuyup maceracılıkla suçluyorlar. Bunların gözünde Kürt Özgürlük Hareketi maceracıdır ve bu huyundan vazgeçmeye yanaşmıyor. Bildiği yolda yürümeye devam ediyor.
Komaya girmiş ağır bir hasta düşünün. İşinin ehli bir doktor dışında neredeyse herkes öldüğüne inanıyor. Böyle bir hastanın yanı başında oturup kendine gelmesini bekleyerek zaman geçirmenin bir anlamı olabilir mi? Durup koşulların olgunlaşmasını, daha doğrusu hastanın gözlerini açmasını beklemek yerine bir şeyler yapmak daha hayırlı ve daha insanca değil mi? Koma halindeki hasta metaforu tamamen yerindedir. Bundan kırk yıl önce Kürt halkı koma halinde yaşayan ve Türk sömürgecilerinin bir daha kendine gelemeyeceğine inandıkları ürkütücü bir pozisyondaydı. Eşref saatini bekleyenler Kürt var mı yok mu, yaşıyor mu ölmüş mü tartışmasıyla nefes tüketiyorlardı. Kürt Özgürlük Hareketi bu tartışmaya katılmak yerine eyleme geçmeyi tercih etti. Elverişli maddi koşullar yerine anlam ve duygu gücünü esas aldı. Kürt halkına dayatılan bu ölüme karşı direnmek en hayırlı iştir, hiçbir kuvvet böyle bir eyleme geçmemi engelleyemez dedi. Hayırlı bir işe başlamak için gerekli olanın birkaç doğru söz ve iyi duygular olduğuna inandı. Bunların en büyük imkan olduğunu bilerek ‘özgür yaşamı kazanma macerası’na atıldı.
Bu uzun soluklu kutsal ‘macera’ Kürt halkını özgür yaşamın eşiğine getirmiş bulunuyor. Özgür yaşam bugün artık sadece bir ütopya değil, sevinç ve neşe içinde yaşanacak bir gerçeğe dönüşmek üzeredir. Kürt halkı kızgın çöldeki yürüyüşün sonuna yaklaştı. Açlık ve susuzluk kırk yıllık bu özgürlük yürüyüşünün ayrılmaz unsurlarıydı. Bu halk bunlara karşı müthiş direndi. Bu uğurda en yiğit oğullarını ve kızlarını kurban verdi. Geçici yol arkadaşlarına çokça tanıklık etse de, bu yürüyüşte geri dönüş asla olmadı ve bundan sonra da hiç olmayacak. Ufukta suyun varlığına işaret eden yeşil vaha çıplak gözle seçilebilirken, susuzluktan diz bağlarının çözüldüğünü söyleyenler çıkamaz, çıkmamalıdır. Anlam ve irade gücüne en çok yüklenilmesi gereken an bu andır.
Başbakan Erdoğan açlık grevinin bir şantaj olduğunu ve hükümetinin bu şantaja boyun eğmeyeceğini söylüyor. Bu iddia kesinlikle doğru değildir. Açlık grevindeki eylemci talepleriyle özgür yaşamın can düşmanı olanlara değil, kendi halkının ve insanlığın vicdanına seslenir. Faşizmde vicdan olamaz, yeşil Türkçü AKP faşizminde ve onun Hitler mukallidi liderinde vicdan aranamaz. Kaldı ki açlık grevi eylemcilerinin talepleri kendilerinden çok Kürt halkını ve halklarımızı ilgilendiriyor. Dolayısıyla halka kendi görev ve sorumluluklarına sahip çıkarak direnişi daha da yükseltmesi için yaptıkları bir çağrı oluyor. Açlık grevindeki eylemci “Ben seni özgür yaşamla buluşturacak bu talepler için canımı ortaya koyuyorum. Bu talepler uğruna ölümü göze alacak kadar değerlidir, çünkü özgür yaşamla ilgilidir. Taleplerimize sahip çık ve özgür yaşamı fethetmek üzere harekete geç” diyor.
Başbakan vicdan diye bir şey tanımadığını açlık grevindeki tutsakların taleplerine karşı idam cezasını geri getirme tartışmasını başlatarak açıkça ortaya koydu. Bu tartışmayı başlatmanın amacı Kürt halkına ve devrimci öncülerine gözdağı vermekse, o zaman bunun beş metelik bir değer ifade etmediğini belirtmek gerekir. Bir zamanlar Kürt sözcüğünü telaffuz etmek bile ölüm nedeniydi. Ben Kürt’üm demek bölücülükle eşanlamlıydı ve cezası idamdı. Kürtler zaten halk olarak ölüm sürecine sokulmuştu. Bu en onursuz ölüm biçimiyle tarihin karanlıklarında yitip gitmektense direnerek ölmek bin kez daha evlaydı. Bu kararlılık Kürt halkını özgür yaşamın kıyısına taşıdı. Kürt halkı öncelikle ölümü öldürdü ve ölümün öldürülmesi Kürt halkının dirilişi oldu.
Türkiye’de idam cezasının kaldırılmasında Kürt halkının özgür yaşam kararlılığı belirleyici rol oynadı. Halklarımızın yiğitçe direnişi, devletçi sistemin bu aşağılık cezalandırma biçimini tarihin çöp sepetine attı. Bu ülkede idam cezası artık tarihin çöplüğündedir. Kürt halkının görkemli direnişi karşısında oldukça sıkışan ve tüm yöntemleri iflasla sonuçlanan Erdoğan, son bir çare olarak yeniden tarihin çöplüğüne başvuruyor. Çöplükleri karıştıran bu adamın çöplükte bulduğu sağaltıcı silah işte bu idam cezası oluyor. Bu yaklaşım yeşil Türkçü AKP faşizminin iflasıdır. AKP bitmiştir, onunla birlikte inkar ve imha sistemi de tükenişini ilan etmiştir. Asar-ı atika müzesine havale edilen idam cezasının canlandırdığı anılarla acıları depreştirmekten başka bir anlamı olamaz. Bu ceza yeniden ceza yasasına konulsa bile bu gerçek kesinlikle değişmeyecektir.