DPI (Demokratik Gelişim Enstitüsü) tarafından düzenlenen İrlanda, İskoçya ve İngiltere ziyareti vesilesi ile izlenimlerimi paylaşma niyeti taşırken, Ankara’da askeri şura öncesi yaşananların gündemin baş köşesine oturmasını da dikkate alan bir değerlendirme yapmayı tercih ettim.
Kürt sorunu ile askeri vesayet ilişkisinde eskiden beri kurulan denklemin yeniden gözden geçirilmesi gerekmektedir. Çatışmalı ortamın askeri vesayeti güçlendirdiği iddiası gibi askerin gücünün çözümsüzlüğü derinleştirdiği iddiası da yeniden ele alınmalıdır.
Siyasal iktidarın gücünü gün geçtikçe pekiştirmesi sivilleşme ve demokratikleşme için zorunlu ama asla yeterli olmayan bir ihtiyaçtır. Siyasal iktidarın askeri bürokrasi üzerindeki egemenlik kurması ne kadar doğal ise sivil toplum ve toplumsal muhalefetin siyasal iktidarı denetleyebilmesi de bir o kadar demokrasinin olmazsa olmazıdır. Toplumsal dinamiklerin kimseye devredemeyeceği bu rolü asker eliyle kullanacağının beklentisine girmek ne demokrasi felsefesi ile bağdaşabilir ne de Türkiye gerçekliği ile izah edilebilir.
Bu anlamda hayaller kuranlar yanıldıklarını anladıklarında atı alan Üsküdar’ı geçmiş olacak. Siyasal arenanın toplumsal katılıma kapalı ve profesyonel kadrolar tarafından işgal edilmiş olması, toplumsal muhalefet açısından ne kadar zayıflık nedeni ise iktidar açısından bir o kadar güç biriktirme vesilesidir.
Gelelim gittikçe netleşen bu fotoğrafın Kürt sorununda nasıl bir yol haritasına zemin hazırlayacağına. Öncelikle ifade etmeliyiz ki referandum ve seçimlerde eli güçlenen iktidar partisi liderliği için çözüm sorumluluğu gittikçe artacaktır. Demokratikleşme beklentilerine cevap veremeyişinin gerekçesi olarak gösterdiği “statüko” artık sadece fiilen değil resmen de tasfiyenin eşiğine gelmiştir. Yüzeysel değişimden gerçek bir değişim sürecine yönelmekle, yeni bir statüko inşa ederek kendi elleri ile büyüttüğünün esiri olmak arasında tercihin kaçınılmaz olacağı bir yol ayrımına gelip dayanıyoruz.
Artık Kürt sorununda daha az taraftan söz edeceğiz. Bu netleşmenin ortaya çıkaracağı saflaşma gerilimi artırma potansiyeli taşıdığı gibi çözüme dair hamleler yapma fırsatını da sunacaktır.
Sorunların çözümünde siyasal aktörlerin kapasitesi çok daha belirleyici olacaktır.
Daha sonra yeniden ayrıntısını ele almakla birlikte İrlanda ve İskoçya deneyiminden çıkarılacak en önemli derslerden birisi bu olmalıdır, diye düşünüyorum.
İfade ve örgütlenme özgürlüğünün sonuna kadar kullanılmasının, ayrılmayı savunmayı bile kapsadığı İskoçya’da silahlı çatışma ortamı yüz yıllar öncesinde kalmış. İrlanda, hala toplumsal gerilim riski yaşanmakla birlikte, siyasete katılım sayesinde silahsızlanmanın mümkün olduğuna dair iyi bir örnek. Kuzey İrlanda’nın İngiltere vesayetinden kurtulması için mücadele eden siyasal kadroların yetkinliği yanında siyasal iktidarın doğrudan IRA güçlerinin siyasal yüzü ile temas kurma cesareti, çözüm yolunda mesafe alınmasının en belirgin nedenidir.
Silahlı çatışmalardan kaynaklı kayıplar gün geçtikçe yoğunlaşırsa önümüze iki ihtimal doğacaktır. Ya siyasal çözümün kaçınılmazlığı ya da çözümsüzlükten beslenen siyasetin yenden dizaynı. Her şart altında başarısızlığın faturasının kesileceği yegane odak siyaset kurumudur.
Sadece siyaseti kariyer yada kişisel statü beklentisi ile yapanlar değil, toplumsal sorumluluğun gerektirdiği hamlelere cesaret etmekte zorlananlarda yeni dönemde sahne gerisine itilebilir.
Çözüm de çözümsüzlük de siyasetin sorumluluğunda