-
Hukukçu Rıza Türmen, Kürt sorununun çözümünün yalnızca Meclis'te çıkarılacak birkaç yasayla sağlanamayacağını veya bir pakete sıkıştırılamayacağını söyledi.
-
Rıza Türmen, yerel yönetimlerin güçlendirilmesi, ana dilde eğitim ve temel hakların güvence altına alınması gibi adımlar atılmadan, kalıcı bir çözümün mümkün olmayacağını vurguladı.
- Kürt sorununun yeterince tartışılmadığını belirten Türmen, “Dağdan indi, silah bıraktı, yasal güvence gibi dar çerçeveler içinde ele alınıyor. Sorunu açıkça tartışmak gerekir" dedi.
ERDOĞAN ALAYUMAT/ İSTANBUL
Anayasa hukukçusu Rıza Türmen, Türkiye'nin giderek daha merkeziyetçi ve otoriter bir yönetime sürüklendiğinin altını çizerek, Kürt sorununun çözümünü de ülkenin genel demokratikleşme mücadelesinden ayrı düşünmenin mümkün olmadığını söyledi.
İstanbul’da iki gün süren “ikinci yüzyılda cumhuriyetin demokratik dönüşümü” konferansının çağrıcıları arasıda yer alan AİHM eski yargıcı Türmen, barış sürecinin hukuki zemini, çözüm için gerekli yasal ve anayasal düzenlemeler, geçmiş çözüm süreçlerinden çıkarılması gereken dersler ve Türkiye'nin demokratikleşme perspektifine ilişkin sorularımızı yanıtladı.
Kürt sorununun çözümüne ilişkin tartışmalarda sık sık “hukuki güvence” ve “yasal zemin” ihtiyacından söz ediliyor. Sizce kalıcı ve demokratik bir çözüm için nasıl bir hukuki çerçeveye ihtiyaç var? Bu süreçte Meclis nasıl bir rol üstlenmeli?
Öncelikle şunun altını çizmek gerekir: Siyaset yalnızca parlamentoda yapılmaz. Siyaseti parlamentoyla sınırlı görmek, köksüz bir siyaset anlayışına işaret eder. Esas olarak kamusal alanda, toplumun geniş kesimlerinin katılımıyla ve halkın doğrudan rol aldığı bir etkinlik olarak anlam kazanır. Demokratik bir toplumda siyaset, insanların birbirleriyle konuşabildiği, tartışabildiği, ortak talepler geliştirebildiği ve kamusal irade oluşturabildiği alanlarda hayat bulur.
Bugünkü koşullarda siyaseti yalnızca parlamentoya indirgemek çok daha büyük bir hata olur. Türkiye'de parlamentonun işlevi önemli ölçüde zayıflamış durumda. Bu nedenle benim için temel mesele, parlamento dışındaki siyaset alanlarıdır. Asıl üzerine düşünmemiz gereken konu, kamusal alanlarda nasıl siyaset yapılabileceğidir. İnsanlar birbirleriyle nasıl konuşabilir, nasıl ortaklaşabilir ve nasıl demokratikleşebilir; bu sorulara yanıt aramak gerekir.
Bugün ihtiyaç duyulan şey, demokratik bir kamuoyunun nasıl yaratılacağı sorusuna odaklanmaktır. Demokratik dönüşümler yalnızca yasal düzenlemelerle gerçekleşmez. Toplumun bu sürece sahip çıkması, taleplerini örgütlemesi ve demokratik bir iradeyi ortaya koyması gerekir. Bu nedenle nasıl bir demokratik kamuoyu yaratılabileceği ve nasıl bir demokratik halk hareketi inşa edilebileceği son derece önemlidir. Bizim de üzerinde düşündüğümüz temel meseleler bunlardır.
Kuşkusuz sivil toplumun rolü de burada belirleyicidir. Demokratikleşme, yalnızca siyasi partilerin ya da parlamentonun sorumluluğunda değildir. Sendikalar, meslek örgütleri, insan hakları kuruluşları, akademi, kadın hareketi, gençlik hareketleri ve farklı toplumsal kesimler bu sürecin öznesi olmak zorundadır. Toplumun farklı kesimleri demokratik talepler etrafında bir araya gelebildiğinde, gerçek anlamda bir demokratikleşme zemini oluşabilir.
Bu nedenle Kürt sorununun çözümünü yalnızca Meclis'te çıkarılacak birkaç yasa üzerinden değerlendirmek eksik kalır. Elbette hukuki düzenlemeler önemlidir, ancak bu düzenlemelerin kalıcı olabilmesi için güçlü bir toplumsal destek ve demokratik bir kamuoyu olması gerekir. Demokratikleşme, yukarıdan aşağıya dayatılan değil, aşağıdan yukarıya doğru inşa edilen bir süreçtir. Toplumun katılımı ve sahiplenmesiyle gelişen bir demokratikleşme hareketi yaratılabildiği ölçüde, Türkiye'nin geleceği açısından umut verici bir tablo ortaya çıkacaktır.
Bugünkü koşullarda demokratikleşmenin ve temel hakların korunması ve genişletilmesi nasıl mümkün olabilir?
Bunu değiştirebilmek için güçlü bir demokratikleşme hareketine ihtiyaç var. Halk tarafından desteklenen, aşağıdan yukarıya doğru ve halkın katılımıyla inşa edilen yeni bir demokratikleşme hareketi ortaya çıkmalıdır. Bunu başarabilirsek Türkiye iyiye gidecektir. Aksi halde ülkeyi daha karanlık bir otoriter yönetim bekliyor. Böyle bir yapı tüm kurumlarıyla yerleştiğinde, bundan çıkmak çok daha zor hale gelir.
Son gelişmelerle birlikte Türkiye yeni bir aşamaya girmiş durumda. Bu aşama, otoriter yönetim eğilimlerini içinde barındırıyor. Muhalefetin olmadığı, basının baskı altında olduğu, temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırıldığı karanlık bir tabloyla karşı karşıyayız. Bu konferans da bu anlamda bir umut ışığı yakıyor. Eğer burada başlayan tartışmalar kalıcı bir demokratik ve geniş bir halk hareketine dönüşebilirse önemli bir adım atılmış olur.
Bu noktada geçmişten ders almak, yapılan hataları samimiyetle ve açık yüreklilikle sorgulamak gerekiyor. Asıl soru, bu hataların nasıl tekrarlanmayacağıdır. Konferansın en önemli özelliklerinden biri de geçmiş ile gelecek arasında bir köprü kurmasıdır. Geçmiş deneyimlerden hareketle geleceğe dönük yeni bir demokratik proje ortaya koymayı amaçlıyor. Bu demokratik projenin içinde tüm toplumsal kesimler ve kimlikler kurucu unsur olmalı. Kürtler de diğer toplumsal kesimler de bu sürecin kurucu iradesinin bir parçası olmalıdır. Bunu başarabilirsek Türkiye’de çok şeyin değişebileceğine inanıyorum.
Kürt sorununun çözümü açısından anayasa değişikliği gerekli mi?
Bu sorunun yanıtı, Kürt sorunundan ne anlaşıldığıyla yakından ilgilidir. Bazı açılardan bakıldığında anayasa değişikliği gerekli olabilir. Bu tartışmalarda herkesin temel kaygısı, anayasa değişikliğinin Erdoğan’la ve onun iktidarda kalmasını sağlayacak düzenlemelerle birlikte gündeme gelmesidir. Bu nedenle anayasal düzenlemeler değerlendirilirken, içeriklerinin ve kapsamlarının dikkatle ele alınması gerekir. Önünüze koyulan pakette ya hepsini alıyorsunuz ve Erdoğan’ın hayat boyu başkan kalmasını sağlayacak bir düzenlemeyi de kabul etmiş oluyorsunuz ya da hiçbirini almıyorsunuz. Kürt sorunu da böyle bir paketin içine sıkıştırılıyor. Bu tür bir oyuna gelmemek gerekir. Kürt sorununun çözümüne yönelik düzenlemeler yalnızca anayasal değişikliklere bağlı değildir. Mevcut yasalar çerçevesinde de demokratikleşmeyi güçlendirecek ve çözüm sürecine katkı sunacak çeşitli adımlar atılabilir.
Mevcut tabloya bakıldığında farklı bir yönelim dikkat çekiyor. Örneğin yerel yönetimlerin yetkilerinin genişletilmesi hem Kürt sorununun çözümü hem de Türkiye'nin demokratikleşmesi açısından önemli bir başlık olarak görülürken, uygulamada tam tersi bir eğilim görüyoruz. Yerel yönetimlerin yetkilerini sınırlandıran, merkezi idarenin yetkilerini artıran ve siyaseti giderek merkezileştiren düzenlemeler yapılıyor. Nitekim son dönemde Cumhurbaşkanlığı tarafından çıkarılan bir kararnameyle belediyelerin şirket kurma hakkı bile merkeze bağlanmış durumda. Böyle bir ortamda Kürt sorununun demokratik çözümünü nasıl bekleyebilirsiniz? Bu nedenle mesele yalnızca anayasa değişikliği değil, aynı zamanda Türkiye'nin genel demokratik yönelimiyle de ilgili.
Demokratik hakların sınırlandığı ve merkeziyetçi politikaların güçlendiği bir ortamda, Kürt sorununun çözümüne yönelik adımların başarıya ulaşması mümkün mü?
Bu uygulamalarla mümkün olduğunu düşünmüyorum. Örneğin Kürt sorununun çözümü açısından yerel yönetimlere daha fazla yetki verilmeli. Bu, temel başlıklardan biri.
Bir diğer önemli konu ise ana dilde eğitimdir. Ana dilde eğitim, yalnızca Kürt sorunu bağlamında değerlendirilmemesi gereken temel bir haktır. İnsanların evlerinde konuştukları dilde eğitim alabilmeleri, özellikle eğitim hayatının ilk yıllarında kendi ana dillerinde öğrenim görebilmeleri son derece insani bir ihtiyaçtır.
Çocuk Hakları Sözleşmesi'nin ortaya koyduğu ilkeler var. Çocuğun üstün yararı açısından, evde konuştuğu dilin aynı zamanda eğitim aldığı dil olması gerekir. Bu, hem çocuk hakları açısından hem de insani açıdan önemli bir gerekliliktir. Böyle bir düzenlemeyi hayata geçiremiyorsunuz. Halbuki daha bunun gibi atılabilecek birçok temel adım var.
Tüm bu olumsuzluklara rağmen bir süreç yürütülüyor. Sizce bu sürecin başarıya ulaşması hangi koşullara bağlı? Önümüzdeki dönem için umutlu musunuz?
Umut, bu tür süreçlerde, özellikle de halk hareketlerinde vardır. Bugün toplumda ciddi bir reform talebi oluşmuş durumda ve bu talebin önemli bir toplumsal karşılığı da var. İnsanlar birçok konuda artık belirli bir eşiğe ulaşmış durumda. Biriken rahatsızlıklar ve bunun sonucu olarak ortaya çıkan bir öfke var. Öfke doğru değerlendirildiğinde önemli bir toplumsal dinamiktir. Aynı şekilde reform talebi bugün oldukça güçlü hissediliyor. Eğer bu toplumsal enerji, öfke ve değişim isteği doğru bir zeminde buluşturulabilir, örgütlenebilir ve siyasal bir hatta yönlendirilebilirse siyasette önemli dönüşümler yaşanabilir. Dolayısıyla umut, tam da bu toplumsal dinamiklerin doğru değerlendirilmesine bağlıdır.
***
Geçmişten çıkarılacak ders
Geçmişteki çözüm sürecini de yakından takip eden ve tanıklık eden birisiniz. Geçmiş süreçlerden hangi dersler çıkarılmalı? Sizce o dönemin en önemli eksikleri nelerdi ve mevcut süreçte bunların tekrarlanmaması için ne yapılmalı?
Geçmişte ne oldu? Süreç ilerlerken bir noktada görüldü ki bu süreç iktidara oy getirmiyor, tam tersine oy kaybettiriyor. Bunun üzerine de masa devrildi ve süreç sona erdi. Buradan çıkarılacak en temel ders şudur: İktidara güvenmemek gerekir. İktidarın Kürt sorununu çözmek gibi bir niyeti yoktur; esas amacı iktidarda kalmaktır. Bunu bilmek ve siyasal stratejiyi buna göre kurmak gerekir.
Bir diğer önemli nokta ise şudur: Aslında ortada yeterince konuşulan bir Kürt sorunu yok. Kürt sorunu yeterince tartışılmıyor. “Dağdan indi, silah bıraktı, yasal güvence” gibi dar çerçeveler içinde ele alınıyor. Oysa Kürt sorununu gerçek anlamıyla konuşmak gerekir. Bu sorunun ne olduğunu, ne olmadığını açık biçimde tartışmak gerekir. Bu konuyu kamuoyunun gündemine taşımak gerekir.
Kürt sorununa çözüm bulunamazsa silahlı mücadele geri gelir. Dolayısıyla Kürt sorununu açıkça tartışmak, kamuoyunun gündemine sunmak ve somut çözüm önerileri geliştirmek önemlidir. Bu sorumluluk yalnızca siyasi partilere değil, aynı zamanda sivil toplum kuruluşlarına da aittir.